Öncü Eğitimciler
Öğretmen Zümreleri
Eğitim Akademisi
Öğretmenler Odası
Öğretmenim Sempozyumu
Sitelerimiz
Tematik Öğretmen Gezileri
Çözüm Ortaklıkları
Yazar Öğretmenler
Haberler
İncir Çekirdeği
İletişim
Anadolu Faaliyetleri
Uluslararası
Basında Biz
Öncü Çocuk Akademisi
#BeyazTebeşir
Öncü Konuşmalar
Öğretmen Atölyeleri

BALKANLARDA OSMANLI İZLERİ Srebrenitsa'95 Balkan Gezisi - 2017

BALKANLARDA OSMANLI İZLERİ

Srebrenitsa'95 Balkan Gezisi - 2017

Kadir gecesinde bir arkadaşım Uluslararası Öncü Eğitimciler Derneği'nin Balkanlara bir gezi organizasyonu olduğundan bahsetti. Ben de ecdat yadigarı ülkeleri görmek için teklifi kabul ederek geziye iştirak ettim.

Yolculuğumuz Çamlıca’dan saat 22.00’de başladı. Dualarla yola çıktık. Rahat bir yolculuktan sonra Kapıkule sınır kapısına geldik.

Bulgaristan’a girdikten üç saat sonra Filibe Şehrine geldik. Sabah namazının vakti çıkmadan namaz kılabileceğimiz cami arama telaşına düştük. Rehberimizle buluşunca camiyi de bulduk ve namazımızı eda etmenin huzurunu yaşadık. Filibe’deki toplam 53 cami, 70 okul, 9 medrese 7 dar’ül kurra, 8 hamam 11 tekke 9 han birçok kervansaray varmış. Murat Hüdavendigar Cami (Cuma Camii) balkanların en büyük camilerinden biridir. Malesef bu tarihi eserlerden sadece iki cami ayakta kalabilmiştir. Ya da başka maksatlarla kullanılıyor. Şehir İstanbul gibi yedi tepeden meydana gelmiş. İlginçtir, bu tapelerin adı hala Türkçe. Cehennem Tepe, Nöbet Tepe, saat Tepe… saat Kulesi de hala ayakta. İmarettin Cami de ayakta kalan Osmanlı eserlerinden. Şehrin eski bölümlerini de gezdikten sonra başşehir Sofya’ya hareket ettik.

Sofya’da meydanda bulunan kilise Osmalılardan kurtulmanın simgesi olarak inşa edilmiş. Halbuki sadece Bulgaristan değil bütün balkanlar Osmanlıda iken huzurlu idiler ayrılınca esas o zaman aralarında kargaşa başladı. Birçok insan birbirini öldürmüş. Daha sonra bir komite kurulmuş. İsterler ki Osmanlı yeniden onları himayesine alsın da bu kargaşa bitsin. Sultan Komite başkanı Nikola İstanbul’a saraya gelir ve Cennetmekan padişah Sultan Abdulhamid Han ile görüşmek ister. Sultan, rahat ve huzur içinde iken devlet-i  Aliyeye ihanet eden Bulgar heyetini kabul etmez. Üç gün bekletir. Sonunda heyeti kabul eder ama isteklerini kabul etmez.

Evliya çelebi 16. Yüzyılda Bulgaristan’da  86 camiden bahseder. 19. Yüzyılda ise bu rakam 135 olur. Bugün sadece bir tane kalmış. Ruslar Bulgaristan’ı işgal ettiği zaman birçok cami ve mescit olduğunu görünce, bu cami ormanını keselim diyor. Şöyle bir hileye başvuruyor: Ne zaman bir şimşek ve gök gürültüsü ve şiddetli yağmur veya fırtına olursa dinamitle camiyi yıkıyorlar ve fırtına bir camiyi daha yıktı diyorlar.

Sofya’da şehir merkezinde birçok yeri gezdik. Şimdi başka maksat için kullanılan han hamam cami ve medreseleri ziyaret edip, öğle namazını Banyabaşı Camiinde eda ettik. Caminin içinde mikrofonla ezan okunsa da minareden, hoparlörden verilmedi. Çünkü yasakmış. Kominizim döneminde Müslümanlara çok eziyetler edilmiş. Hatta yakınlarda bile Cuma namazı sırasında camiye yumurta ve başka şeyler atmışlar. Onların bu menfi tavırlarından hiç yılmamışlar ve her defasında değişik hayırlı bir netice hasıl olmuş.

Namazdan sonda Makedonya’nın Üsküp şehrine gitmek üzere Sofya’dan ayrıldık. Yolda dikkatimi çeken her tarafın yeşillik olması, temiz olması ve çok az yerleşim yeri bulunması. Sanki Anadolu’da geziyormuşuz gibi geldi. Yol boyunca camiler ve minareler o beldelerin Müslüman yerleşim yeri olduğunu gösteriyor. Biz bazen köy içine girip namazımızı bir camide eda ediyorduk, bazen de petrollerde hasır açıp, açık alanda. Açıkta namaz kılarken Müslüman olmayanlar hayranlıkla seyrediyorlardı.

Akşam yakın Üsküp’e vardık. Sabah kahvaltıdan sonra tepedeki tarihi bir camide buluşup şehri gezmeye başladık. Burada birçok Türk lokantası var. Diğer lokanta ve dükkanlarda da Türkçe yazılar ve levhalar gördük. Halkla muhabbet ettik. Bizim Türkiye’den geldiğimizi görünce çok sevindiler. Şehri gezerken Kanuni ve Fatih dönemlerine ait birçok camiler, medreseler ve imaretler dikkatimizi çekti. Kanuni döneminde yapılan Vardar nehri üzerindeki Taşköprü görülmeye değer. Köprünün tam ortasında da bir mihrap ve kitabesi bulunuyor. Şehrin tam merkezinde bir de kitapevi bulunuyor. Ayrıca Yahya Kemal’in annesinin kabrini de ziyaret ettik. Şehrin merkezi yerlerine kilise ve Sinagoglar da yapılmış. Adeta gövde gösterisi yapıyorlar ama mütevazı duruşlarıyla camiler huzur veriyorlar.

Makedonya’daki Üsküp’ten sonraki durağımız Kalkandelen oldu. Makedonya lisanıyla Cuma hutbesi okunurken camiye geldik. Namaz kıldığımız camiyi iki genç kız çeyiz paralarıyla yaptırmışlar. Cami rengarenk. Cami görülmeye değer.

Cumadan sonra Harabati Baba Tekke’sine gittik. 20 dönümlük bir bahçede kurulmuş bu tekke hakkında rehberimiz Cumali Bey bilgi verdi. Osmanlıdan kalan bu tekkede zikir, namaz, ibadet ve eğitimle meşgul iken, komünizm döneminde buraları düğün ve içki içilen eğlence merkezi olarak kullanmışlar. Rehberimiz Cumali Bey ve 7 asker arkadaşı bir gece baskınıyla onları püskürtmüşler ve silahla korumaya başlamışlar. Bu nezih makamı şimdi diyanete devretmişler ve ulvi hizmetlerde kullanılmaya devam ediliyor.

Makedonya sınırında Kosova’ya geçtik. Burada da yol boyunca cami ve kiliseler gördük. Yolları çok dar ve keskin virajlı. Fakat yollardaki manzara çok güzeldi. Nihayet Prizren şehrine geldik. Bu şehir Kosova’nın ikinci büyük şehridir. Yatsı namazını tarihi Sinan Paşa Caminde eda etmek nasip oldu. Bu cami 1600’lü yıllarda yapılmış. İmamını da Türkiye göndermiş. Burada ayrıca Halveti tekkesi hala faaliyetini sürdürmektedir. Gazi Hüsrev Camii de görülmeye değer. Cami bayraklı cami diye biliniyor. Ruslar tarafından işgal edildiği kominizim günlerinde bile bayrağı indirememişler. Halk direnmiş. Ramazandan bayrama sonuna kadar bayrak hiç inmiyormuş. Prizren şehrinde 24 Osmanlı camisi, 10 tane de sonradan yapılan cami halen faal durumda. Kim bilir, kaç cami de kominizim döneminde yıkılmış? Prizren halkının Kur’an kursu ve imam hatip lisesi projeleri varmış. Dikkatimi çeken bir noktayı rehberimize sordum. Caddelerde tesettürlü hanım pek görülemiyor. Bunun sebebini sorduğumda rehberimiz burada alış verişi erkekler yapar. Hanımların dışarıya çıkması pek uygun karşılanmazmış. Evleri de bahçeli olduğundan dışarı çıkma ihtiyaçları pek olmaz dedi. Hatta adetlerine göre tesettürlü hanımların dışarıda dolaşmaları ayıp karşılanıyormuş.  Caddelerde görülen tesettürlü olmayan hanımların çoğunun yabancı olduğu söylendi. Şehrin tam ortasından yazın bile gürül gürül akan ırmak ve üzerindeki köprüler şehre ayrı bir güzellik veriyor. İnsanları da çok cana yakın idiler. Burası bilhassa yaz akşamları çok güzel oluyor.

Prizren’deki dostlarla vedalaşıp yaklaşık bir saat mesafede üçüncü Osmanlı Padişahı Murat Hüdavendigar’ın şehit olduğu ve Kosova Meydan Muharebesinin yapıldığı alanı gezdik. Zafer kazanılıyor. Fakat savaştan sonra savaş meydanını dolaşan padişah bir Sırplı tarafından hançerle şehit ediliyor. Padişahın iç organları oraya defnedilir cenazesi ise orduyu hümayun tarafından Bursa’ya getirilir, defnedilir ve bir türbe yaptırılır. O dönemden kalan bir dut ağacı heybetli bir şekilde duruyor. Ayrıca burada namaz kılınabilecek bir mescit, bir müze ve şehit padişahın iç organlarının defnedildiği türbe ve misafirhane bulunmaktadır. Müzede Kosova Meydan Muharebesiyle ilgili birçok detay bilgi verilmekte;  belgeler ve dokümanlar sergilenmektedir. Burayı son padişahlardan Sultan Mehmet Reşat da ziyaretine gelmiş. Aynı zamanda halife olan padişahı karşılamak için 200.000 kişinin geldiğine ait resimler ve bilgileri mevcut. Bilindiği gibi şark illeri adına Bediüzzaman Said Nursi de padişaha refakat etmişti.

Tekrar yollara koyulduk. Kosova devletinin başşehri olan Priştina’ya geldik. Burada da birçok tarihi eserler, camiler ziyaret ettik. Yerli halk ile konuştuk. Halk hayatından memnun. Buradaki Arnavut ve Boşnaklar çeşitli dini faaliyetlerde bulunup, varlıklarını idame ettirmeye çalışıyorlar.

Kosova’dan hareket ederek, sabaha kadar yolculuk yaparak önce Karadağ devletine girdik. Karadağ’ı gece geçtik. Yolları o kadar sarp ve virajlı ki; büyük tehlike arz ediyor. Zaten sınırda bize verilen broşürde kazaya karışan araçların resimleri var. Dikkat edin mesajı verdiler. Yollar çok dar ve tehlikeli virajlar var denildi. Bazı virajlar iki araç geçemeyecek kadar dar olduğundan araçlar bekleyerek diğer araca yer veriyorlardı.

Üç saat kadar Karadağ’da yolculuk yaptıktan sonra, Sırbistan topraklarına geçtik. Sınırdan girip, iki saat sonra sabah namazı için yeşillikler içinde güzel bir köyde mola verip, güzel, tarihi bir camide sabah namazını eda etmek nasip oldu. Elhamdülillah. Yaklaşık iki saat sonra Sırbistan’dan Bosna Hersek devletine geçtik. Sırbistan kapısı modern olduğu halde, Bosna kapısı barakalardan oluşuyor.

Bosna Hersek kapısından girdikten sonra Drina nehri kenarında otobüsümüz park etti. Burası Sırp bölgesinde Vişegrat şehriymiş. Ancak nehir üzerinde bulunan ve Mimar Sinan’a ait olduğu bildirilen muhteşem bir Taşköprü gördük, Drina köprüsü. Bu köprünün tam ortasında camilerde olduğu gibi bir mihrap bulunuyor. Köprü sanki bugün yapılmış gibi ayakta. Nehir kenarından geçerek Saraybosna’ya geldik.

Saraybosna’ya vardığımız gün dinlendik. İkinci gün şehri gezmeye başladık. Her Balkan ülkesinde olduğu gibi burada da birçok cami gezdik. Bunların içinde en büyükleri Gazi Hüsrev Bey Camidir. Baş Çarşının merkezinde bulunur. Gazi Hüsrev Bey, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamış bir kahraman. Ailesinden çok miktarda miras kalmış. O da bu serveti silaha yatırıyor ve müdafaa için milis kuvvetleri oluşturuyor. Kalan serveti ile de bu cami ve külliyeyi yaptırır. Külliyede cami, medreseler, çarşılar, mektepler, hamamlar, her türlü kumaş ve bezlerin satıldığı kapalıçarşı var. Her tarafta Türkçe geçerli bir lisan. Satıcılar zaten Türkçe konuşuyorlar. Bir handa Risale-i Nur kitaplarını bulmak da mümkün. Şehrin üst tarafında şehitlik var. Orada savaş döneminin lideri halkın Bilge Kral dediği Aliya İzzet Begoviç’in her tarafı açık bir türbesi bulunuyor. Aynı şehirde küçük bir havaalanı var. Buraya yakın bir yerde ise tünele gittik. Burası farklı bir tünel. Ablukaya alınan halkın yiyecek ve silah ihtiyacını karşılamak için altı ayda kazılan bir tünel. Bir insan eğilerek zor yürüyebiliyor. Şehrin dört tarafı dağlarla çevrili olduğundan halkın İgman dağına ulaşmak için tüneller kazılmış. Bunun çok faydası görülmüş. Büyük bir lojistik destek olmuş. Sırplar şehrin etrafındaki dağları tutmuşlar ve büyük bir taarruz başlatmışlar. Halk Sıpların kontrolünde olmadığı İgman dağına kaçmış. Kütüphane ve bütün binalar bombalanmış. Halk İgman dağına çekilmiş ve oradan savunma yapmış.

11 Temmuz sabahı erkenden Srebrenitsa’ya doğru yola çıktık. Yolda Sırp köylerini gördük, Boşnak köylerini gördük. Bazen de aynı köyde iki halk bulunuyor. Yani bir köyde hem cami hem de kilise görülebiliyor. Hatta birbirlerine kız alıp vererek akraba olmuşlar. Savaştan önce Boşnaklar Sıplara benzemişler.  Kimlikleri kaybolmuş. Boşnaklar savaşın çıkmasının kendileri için hayırlı olduğunu söylüyorlar. Yeniden Müslüman kimliklerini kazanmışlar. Maalesef Sırplar önce bu akrabalarını şehit etmişler. Bundan sonra inşallah böyle olmaz. Fakat halk ileride yine bir savaşın çıkacağı kanaatinde. Geçtiğimiz yollarda birçok binada kurşun izleri şimdi bile görülebiliyor.

8,9,10 Temmuz günleri Srebrenitsa katliamının şehitleri anma günü etkinlikleri kapsamında 110 kilometrelik yürüyüş gelenek haline gelmiş. 11 Temmuz da ise Srebrenitsa’da şehitleri anma günü dolayısıyla ülkenin her tarafından binlerce şehit yakınları ve misafirlerin katılımlarıyla Yasin ve başka sureler ve hatim duaları okundu. Dualar edildi. Anma günü programına biz de iştirak ettik. Bize de nasip oldu. Çok duygulu anlar yaşadık. Bu emsalsiz duyguları yaşattığı için Allah’a hamd olsun. Buradaki sekiz bin şehidin ancak beş bin civarında toplu mezarları bulunmuş. Daha üç bin tanesi meçhul. Duadan sonra öğle namazını cemaatle meydanda, şehitler arasında kıldıktan sonra oradan ayrıldık.

Yolda giderken bir kilise gördük. Birkaç sene önce yapılmış. Müslüman Boşnak bir ninenin arsasına izinsiz yapmışlar. Nine bunu mahkemeye intikal ettirmiş. Henüz geri alamamış fakat ibadete kapattırmış. Tek başına hukuk mücadelesini sürdürüyormuş. Hatta Müslüman bir yetkili kendisine “Arsayı onlara sat da kurtul, boşuna uğraşma” demiş. O mücadelesini sürdürüyormuş.

Sabah namazından sonra Mostar’a doğru yola çıktık. Yol üzerinde Ahmiçi köyünde bir caminin önüne otobüsümüz park etti. Bu camide sabah namazı kılınırken cami bombalanmış. Cemaatin hepsi şehit edilmiş. Daha önce işaretlenmiş olan Boşnak evleri de bombalanarak katliam yapılmış.

Mostar yolu üzerindeki Travnik şehrine geldik. İlk göze çarpan Osmanlı Kalesi oldu. Önce Hacı Ali Bey camisi de bir Osmanlı yadigarı. Avlusunda şehitlik vardı. Şehrin her tarafı tarih kokuyor. O kadar ki, resim çekmeye bile yetişemiyoruz. Hele medreseler görülmeye değer. Üç yüz yıllık Osmanlı medreselerindeki eğitim sistemi burada devam ettiriliyor. Hem Kur’an eğitimi hem de müspet ilimler  tedris ediliyor. Bir çeşit Medresetüzzehra  projesi Travnik’te tahakkuk etmiş. Kızlar ayrı, erkekler ayrı binada eğitim görüyorlar. Sınıflarda sıraların yanında seccade de açılıydı. Eğitim lise düzeyinde.

Travnik’ten sonraki durağımız Mostar olacaktı. O istikamette ilerlerken akarsuların ve ormanların güzelliği ve uyumu, dağların ihtişamı, öten kuşlar adeta bizi de oku, biz de kitab-ı kainatın sayfalarıyız, biz de Ayet-i Kübranın bir parçasıyız diyorlardı. Tefekkür dünyamızda devamlı değişen tevhid levhalarını bize gösterdiği için Halık-ı Semavat ve arza hamd-ü senalar olsun.

Mostar’ın girişinde de tarihi bir tekkeye uğruyoruz (Blagay Tekkesi). Giriş iki euro. Sarp dağlar, yalçın kayalıklar arasında hoş bir menzil. Huzur doluyor insan. Çok da ziyaretçisi vardı. Bunların çoğu da gayri müslim.

Güneş batarken Mostar’a vardık. Mostar denince ilk akla gelen elbette Mostar Köprüsü elbette. Bu köprü 1995 yılında savaşta yıkılmış. Türkiye tarafından yeniden yapılmış. Çok güzel manzarası olan bir yer. Ayrıca burada da birçok tarihi cami var. Fakat bazı camiler nedense kapalı. Zaten kapalı olmasa da yakınlardaki eğlence yerlerinden sonuna kadar açılan müzik kirliliği, namaz kılınamayacak duruma gelmiş.

Mostardan ayrılıp Arnavutluk tarafına geçtik. Buradan Kotor’a geldik. Kotor deniz kenarında bir sayfiye yeri. Çok güzel manzaralı bir şehir. Bilhassa Hristiyanlık tarihine ait birçok eser var. Kaleler, manastırlar ve kiliseler. Turizm bürosuna gidip namaz kılabileceğimiz bir mescit veya cami sorduk. Bulunmadığını söylediler. Bunun üzerine abdest alıp namaz kılmak için uygun bir yer aradık. Bulduk. Kıbleyi rasgele birine sorduk. Biliyormuş. Gösterdi. Çok memnun olduk. Öyle bir mekanda kılınan namazdan alınan lezzet de farklı oldu.

Akşama doğru Arnavutluk’un İşkodra şehrine geldik. Burası Arnavutluk’un ikinci büyük şehri. Türkiye’ye ait bir İmam Hatip Lisesine uğradık. Yetkililerden bilgi aldık. Aynı zamanda yatılı. İşkodra halkının % 70 i Müslüman Arnavut, % 30’u Hristiyan Arnavut imiş. Şehir kalesi ve Kurşunlu Camii görülmeye değer. Bir de İşkodra gölü ve ırmağı şehre ayrı bir özellik verdiğini gördük.

Kuruja. Burası da bir Arnavutluk şehri. Dağın eteklerine kurulmuş turistik bir şehir. Tika tarafından tamiri yapılan tarihi camide namazımızı eda ettik. Buranın imamı Türkiyeden gelmiş. Ancak hutbeyi bir başkası Arnavutça olarak okudu.  Sonra Sarı Saltuk’un makamına gittik. Şehirin üst tarafında yekpare bir taş olan dağın zirvesinde. Kiraladığımız minibüs çıkmakta zorlandı ve büyük tehlike atlattık.

Kuruja’dan sonraki durağımız başşehir Tiran idi. Burada otobüsten inmedik. Otobüsle şehir turu yaptık. Tiran etrafı dağlarla çevrilmiş ve düzlükte kurulmuş bir şehir. Diğer Arnavutluk şehirlerine göre biraz daha gelişmiş. Osmanlı izlerini pek görmedik. Osmanlı eseri değilse de yeni yapılan camiler var ve oldukça fazla.

Tiran’a bir saat mesafede Elbasan şehrine geldik. 1599 Yılında yapılan ve Tika tarafından tamir edilen Nazire camiinde ikindi namazını eda ettikten sonra, incisi ile meşhur Ohri şehrine geldik.  Büyük bir göl kıyısında kurulmuş. Göl kenarındaki mesire yerinde Sarı Saltuk’un kabri var. Fakat ne yazık ki burası Hristiyanlar tarafından işgal edilmiş gördük. Yani kabrin Sarı Saltuk’a ait olmadığını, bir Hristiyan azize ait olduğunu iddia diyorlar.

Makedonya’dan çıkmadan Manastır şehrinde Osmanlılardan kalma bir Rüştiye mektebini gördük. Şimdi ne maksatla kullanıldığını öğrenemedik. Nihayet Arnavutluk’tan Yunanistan’a geçtik.

Sınırdan girince Avrupa birliği yardımıyla yapılan Otobandan ilerleyerek Selanik’e geldik. Selanik büyük bir depremde yıkılmışsa da 1930’larda yeniden kurulmuş. Caddeler düz olarak inşa edilmiştir. Selanik’te çok Osmanlı izleri varsa da şimdi bu binalar ve camiler başka maksatlar için kullanılıyor. Ayakta kalan ve cami olarak kullanılan bir eser göremedik. Zaten Selanik,  camisi olmayan tek Avrupa başkenti. Selanik simgelerinden Beyaz kule 1535’de restore edilmiştir. 1912’de kule, Osmanlılardan kurtulma nişanesi olarak beyaza boyanmış. Şehirde bulunan Sinan Paşa camisi restore bahanesiyle kapatılmış. Alaca camiini Yunan hükümeti restore etmiş ancak tiyatro olarak kullanılıyor. Şimdiki adı Aristoteles (Hürriyet) meydanı,  Bediüzzaman Said Nursi’nin 1900’lü yılların başında nutuk verdiği hürriyet meydanı olarak isimlendirilmiş.

Selanik’ten sonra Kavala’ya geçtik. Burası deniz kenarında kurulmuş. Kavala deyince Mehmet Ali Paşa akla geliyor. Mısır valisi olduğu dönemde Osmanlı devletine başkaldırmış ve ordusuyla Kütahya’ya kadar gelmiş. Sonradan padişahtan özür diler ve affedilmesini ister. İşte bu yüzden yani Osmanlı’ya isyan ettiği için Mehmet Ali Paşayı Yunanlılar çok seviyorlar. Kavala’da bulunan evinin karşısına heykelini dikmişler. Limana yakın bir yerde İbrahim Paşa Camisi varsa da, burası da artık şimdi cami değil, kilisedir. Ayrıca bazı tarihi camiler, cami olmaktan çıkarılmış başka maksatla kullanılmaktadır. Bir de Kavala’nın kurabiyesi meşhurmuş.

Türkiye sınırına doğru yol aldığımızda İskeçe ve Deliorman’ın da bulunduğu yerler Batı Trakya diye adlandırıldığını öğreniyoruz. Bu köylerin yakınlarından geçerken camileri ve minareleri görülebiliyor. Yunanistan’ın başka bölgelerinden geçerken cami görmedik.

Böylece 11 gün, yedi devleti kapsayan gezimiz sona erdi. Sınırdaki bayrağımız bir başka güzeldi. Vatanımızı özlemiştik. İnsan yurt dışında bayrağının ve vatanının kıymetini daha çok anlıyor.

Balkanlarda yolumuzu gözleyen, bizi yalnız bırakmayın diyen kardeşlerimizi unutmayalım.

 

Mevlüt GÜRKAN

Almanca Öğretmeni, Beykoz - İstanbul

Sayfa Görüntülenmesi : 3442
2017-08-26
 
 
 
 
   
 

Güncel Öncü Eğitimciler Etkinlikleri



ELSpath Listening & Speaking
Kriter Akademi 'Milimetrik' Yardımcı Ders Kitapları
Siz de Yazar mısınız?
Öncü Telegram Zümreleri
STEM Eğitim Setleri - Derneğimize Özel İndirim
Fas Endülüs Turu - Sadece Fas Turu
Kurtuluş Savaşı'nın İzinde Anadolu Gezisi 17 – 20 Ağustos 2020
Yunus Emre'nin İzinde: Anadolu Gezisi 23 - 28 Temmuz 2020
Gönül Coğrafyamız: Küçük Balkan Gezisi 28 Haziran - 2 Temmuz
Medeniyetler Beşiği: Güneydoğu Anadolu Gezisi 26 Haziran - 4 Temmuz
Kuruluşun İzinde: Doğu Anadolu Gezisi 21 - 28 Ağustos 2020
Mavi Yeşil Şehirler: Karadeniz Gezisi 13 - 20 Temmuz 2020
Vizesiz Uçakla Bosna Gezisi 8 - 12 Temmuz 2020
Gönül Coğrafyamız: Büyük Balkan Gezisi 5 -15 Ağustos 2020
Kudüs Yaz Seferleri: I. Sefer 3 - 5 Temmuz, II. Sefer 7 - 9 Ağustos
 
 


ULUSLARARASI ÖNCÜ EĞİTİMCİLER DERNEĞİ 2013 - Tel: 0 216 640 10 55 - oncuegitimciler@gmail.com - Site Haritası
 .