Öncü Eğitimciler
Öğretmen Zümreleri
Eğitim Akademisi
Öğretmenler Odası
Öğretmenim Sempozyumu
Sitelerimiz
Tematik Öğretmen Gezileri
Çözüm Ortaklıkları
Yazar Öğretmenler
Haberler
İncir Çekirdeği
İletişim
Anadolu Faaliyetleri
Uluslararası
Basında Biz
Öncü Çocuk Akademisi
#BeyazTebeşir
Öncü Konuşmalar
Öğretmen Atölyeleri

Türkiye Asla Türkiye Değil 1: Gezi Yazısı

Türkiye Asla Türkiye Değil - 1

Lokman Ali YAVUZ

Derdim sadece yıllardan beri süre gelen eğitim sürecine katkıda bulunmaktı hepsi bu. Heyhat durum hiç de beklediğim gibi gitmedi. Sakın ha yanlış anlamayın şaşkınlık anlamında yazdım. Hoş yarım saatlik sunumumu yaptım. “Z Neslinin Kültürel Kopuşu Üzerine”. Lakin sunumu gölgede bırakan şeyler yaşadım. 15-17 Temmuz’da Makedonya’nın başkenti Üsküp’te II. Uluslararası Öncü Öğretmenler Zirvesi’nde Kültürlerarası Eğitim ve Eğitimde Çok Kültürlülük Deneyimleri temasını irdelemek üzere İstanbul’dan bir otobüs dolu eğitimci yola çıktık. Hemen aklınıza öyle çatlak profesör tarzında bir şeylerde gelmesin.

14.07.2016 saat 01:39 Kapıkule sınır kapısındayız. Bayrak her zaman gördüğümüz bayrak lakin, gözüm bayrağa takıldı. Daha önce de yurtdışına çıkmış olmama rağmen ilk kez karayoluyla çıkmanın verdiği başka bir heyecan vardı. Bayraktan bahsediyordum. Bayrak dalgalanmıyordu. Nedense bayrağın bayrağın dalgalanması gerektiği hissine kapıldım.

Adı üstünde sınır. Kapının kulesini göremedik ama Kapıkule sınır kapısını gördüm. Her taraf “sınır”. Tel tel olmuş sınır bütün sınırlar gibi “sınır”. Sınırlara karşı olduğumdan mıdır nedir? Bir an önce bu cendereden çıkmak istiyordum. Bunun öyle kolay olmadığını her sınırda değişik varyasyonlarla öğrenecektim.

Önümüzde üç otobüs var. Şimdi yeşil ışık yanacak ve üçü birden hareket edecek gibi bir his var içimde. Lakin kazın ayağının öyle olmadığını birkaç saat sonra öğrenecektim. Gidiş boş (bizim yönümüz), lakin gelişte yirmi- otuz kadar araç Türkiye’ye girmeyi bekliyordu.

Vatanı gurbet yaşayanlar kim bilir kaç saattir yoldalar. Hangi ülkeden yorgun, bitkin, uykusuz geliyorlar. Araç içinde tıkış tıkış eşyalarıyla birlikte binlerce kilometre uzaklık nasıl çekilir bilinmez. Göç eden kuşlardan daha şansızlar zira vatanı yaşamak yılın bir ayı kadar ancak sürecek. Sonra üzgün ve yol yılgını olarak tekrar arkalarını ülkelerine dönecekler. Yıllardır Almanya’da çalışan dayım Selaaddin Sağır’ın deyimiyle “O sınırda bayrağı her gördüğümüzde, vay sana kurban olayım.” deriz. Devamında “Sudaki balık suyun kıymetini bilmez.” diyerek bize de gönderme yapmayı da ihmal etmez.

Bekliyoruz, öndeki otobüsün işlemlerinin bitişini. Gözüm yine karşı yoldan Türkiye’ye giriş yapmaya çalışan vatanı yüreklerinde, gurbeti keşke’lerinde taşıyan insanlarımıza takıldı. Der ya atasözü “Kapı arkası gurbet.” Bir kapının arkası gurbetse bin kapı arkasına ne demeli peki.

Bekliyoruz,  görevi beklemek olan adamların kapalı kapılarına bakıyoruz. Giden az diye içimde küçük bir mutluluk olsa da biliyorum ki gurbet kervanının yüzü geriye döndüğünde elden bir şey gelmeyecek işte. Sıra sıra burukluk, sıra sıra sancı, sıra sıra keşke. Yine de durum eski durum değil iş hediyeliğe kalmış çok şükür. Getirdiği bir avuç sevinç, çok şükürlü vatan toprağı sevinci.

Öndeki otobüs pasaport kontrolüne girince, artık yol almamıza bir otobüs mesafesi kalmıştı. Şoförümüzün heyecanı arttı. “Pasaportlarınızın fotoğraflı kısmını açın.” Uyarının ardından hemen gidiyoruz hissine kapılsam da yine fazla uzun sürmedi.  Bizi otobüsten aşağı indirdiler. Pasaportlar elimizde sırayla polisin kontrolü ve kayıt alma işleminden geçip ilerde otobüsün gelişini bekledikten sonra otobüse bindik.

Biraz ilerlemiştik ki, daha Bulgaristan’ın sınır kontrolüne girmeden otobüsümüzü dezenfekte etme işlemine tabi tutması şaşkınlığa ve aynı zamanda öfkeye neden oldu. Bu bir saygısızlıktı. Türkiye döndükten sonra öğreniyorum ki bulaşıcı şarbon hastalığını gerekçe dezenfekte ediyormuş. Bulgar tarafının bulaşıcı şarbon hastalığını gerekçe göstermesi doğrusu benim aklıma çorba parasının legalleştirilmesini nedense hiçççççççç getirmedi. Buna karşın ben de diyorum ki, “Komşi, devletler kabile mantığıyla yönetilmemeli.” Ayrıca Bulgar yöneticisi olan asilzadeler bilin ki, legalleştirmeniz hiçbir şeyi değiştirmiyor. Başka sular yine kanalına akıyor.

10 € verilince üstü kalsın bahsinden devam ederken legal basamağını geçince pasaport kontrolüne doğru ilerledik.

Saat: 02:51 bekliyoruz.

Saat: 03:40 bekliyoruz.

Saat: 04:14 bekliyoruz neden mi? Bilmiyoruz. Karşımızda bir masanın etrafında toplanıp bir şeyler yiyen kadınlı erkekli Bulgar polisleri görüyoruz.

Pasaport kontrolünden yüzümüze bile bakılmadan geçtikten sonra, anlaşılıyor ki sınır dendiği kadar “sınır” değilmiş. Saat: 04:30’da Bulgaristan topraklarına doğru ilerlerken saat: 04:53’te sınırda yeterince temiz olmayan tuvaletlerden sıkıntı duyup giremediğimiz için en yakın petrol istasyonuna kendimizi zor attık. İhtiyaçlar giderilince, otobüsle petrol istasyonunun yan tarafında bulunan çimenlik alanı otobüs kapatıp, serilen hasır üzerine kıble zannıyla dönülen yöne Elif misali saf tutuldu Hak’ka.

Saat: 05:00 ve bu satırları yazarken, yukarıdaki paragrafa nazire yaparcasına göz kapaklarımı sarhoşun tutamadıklarına benzetiyorum. 

Yaklaşık bir-iki saat uykudan sonra Ustina’ya gitmek üzere yol alırken, tam okuyamadığımız Bulgar Alfabesi ile yazılmış tabelalarını kaptanlarımızın direksiyonlarının yanından hiç ayırmadığı navigasyonla aşıyoruz.

Ustina’ya dönerken aklıma  İsmail Daulov geldi. Rahmetle anmadan geçemeyeceğim. Ustina’da bizi Selim Mümin Gazi karşıladı. Öyle içten, öyle candan sarılıyordu ki konuştukça anlıyorum ki “Yalnız olmadığımızı bize hissettirdiniz.” sarılışıymış. Selim Hoca, Ustina Türk Okulu’nun müdürü. Ya da bir başka deyişle Bulgaristan Müslümanlarının diyanetine bağlı bir eğitim kurumu. Yeşiller içerisinde dağ eteğine kurulu yerde canlarıyla gülen gençleri görüyoruz.  Selim Hoca heyecanla okul için yaptıklarını anlatırken bir yandan da hedeflerini aktarıyordu. Bir otobüs dolu eğitimciye büyük bir heyecanla burada azınlık statüsünde olmalarının ne demek olduğunu sesi titreyerek anlatıyordu.  Bu gezide gelecekte göreceğim üzücü tabloların ilk adımıydı. Konuşmasına, “Beş yüz altmış yıllık Osmanlı hakimiyeti altında kalan bu topraklardan beyin göçü olunca bize yol gösterici kimse kalmadı”  şeklinde devam ediyor.

Köydeki kuş sesleri adeta Selim Mümin Hoca’nın konuşmasını bastırmaya çalışıyordu. Bu seslere ara ara köpek ve horoz sesleri de eklenince yakalanan ritm ile konser dinler gibi oluyoruz. Bu doğal orkestra dikkatimi dağıtıyor.

Ustina’dan ayrılmak üzere otobüse doğru giderken kendimi yolun kenarında oturan yaşlı teyzenin karşısında diz çökmüş sohbet ederken buldum. Yolun kenarındaki taşın üzerine oturmuş bizim geçmemizi bekler gibiydi. Arkadaşların etrafımızı sarmasıyla ilginin iyice arttığını görünce çok mutlu oldu. Ara ara kesilen nefesiyle birçok şey anlatmaya çalıştı. Mutluluğu gözünden okunuyordu. Otobüse binmek üzere epeyce uzaklaştığımız esnada arkama dönüp baktığımda hâlâ arkamızdan el salladığını gördüm.

Bize ikram edilen doğal yiyeceklerden oluşan kahvaltının ardından  Filibe(Plovdiv)’e doğru yola çıkarken bize Cebellili Alper Ramazan Bey rehberlik etmeye başladı.

Alper Ramazan Bey, doğal güzelliklerden bahsederken, benim aklıma Tuna Nehri kıyısında kurulan, önce II. Dünya Savaşı’nda, daha sonra da 1980’den sonra yürütülen azınlıkların asimilasyonuna yönelik yürütülen faaliyetlerde etkin olarak kullanılan Belene Kampı geldi.  Kampta, Türkler, Türkçe konuşmak, sünnetli olmak, geleneklerini sürdürmekle suçlanıyorlar ve Türkiye’ye göç etmek için zorlanıyorlar. Göç etmek istemeyenler ise kamplarda kapatılıyor. Göç yolculuğunda birçok insan gerek sağlık, gerekse yaşadıkları topraklardan ayrı kalmanın büyük sıkıntısını yaşıyor. Bunun yanında bölünmüş ailelerde yaşanan sorunlarda cabası. Bu süreçte Bulgaristan ile Türkiye arasında gerginlikler yaşanıyor ve dönemin yöneticilerinden Turgut Özal, Bulgaristan’dan gelecek olanlara Türkiye’nin kapılarını açsa da burada epeyce güçlükle de karşı karşıya kalmak zorunda kalıyorlar.

Bu süreçte çocukların adlarının Bulgarca konmalarına karşı halk çocuklarına okuldaki adın, evdeki adın diye iki ad koymak zorunda kalıyordu. Böylece devlet denen yapının zulmünden kimliklerini korumaya çalışıyorlardı.

Rehberimiz Filibe’yi yedi tepeli oluşundan dolayı küçük İstanbul’a benzetiyor. Pierre Loti’nin kaldığı konağı görünce, aklıma Eyüp’teki Pierre Loti tepesi geldi Bu da bana söylenenin haklılığını göstermiş oldu.

Otobüsümüz bizleri şehir merkezinde indirince, etrafa bakarken diğer birçok şehirde olduğu gibi şehrin iki yüzünü görüyorum. Birinci yüzü modernlik denen, günübirlik  yaşamların içinde yer alan, egzoz salınımının yüksek ve beton yapıların olduğu hissiz bir dünya. İkinci yüzü, duvarlarına dokunup hissetmek istediğiniz tarihin o dingin, demlenmiş yüzünü görebileceğiniz bir dünya.

Otobüsümüzden elli metre kadar ilerlemiştik ki, yaşlı bir kadın öfkeli bir şekilde bize el hareketleri yaparak küfürler savurarak yanımızdan geçti. O an şehri bırakıp kadının hâlâ geçmişten gelen kinini görünce ürperiyorsunuz. 80-90 yaşlarında saçları bembeyaz, 1.60 cm boylarında olan kadın, yaşından beklenmedik bir çeviklikle giderken, “yaşam geçse de kinin bakî kaldığını” gösteriyordu.

Knyaz Aleksander Caddesi’nde öğlene yakın gezerken, caddenin sabahın sakin uykulu gözlerini görebiliyorum. Şehirde yalnız gezen çocukları görünce yetişkinlerin şehirdeki yaşamı ne kadar güvenilir bulduğunu da görebiliyorsunuz. Şehrin dinginliği insana caddeye döşenmiş taşları incitmemek istercesine yavaşça basılması gerektiği hissini veriyor.

Şimdilerde lokanta olarak kullanılan Mevlevihane’yi görmeye giderken sokaklarından bakıldığında cumbalı evleri görebiliyoruz. Mevlevi hanenin kapısından içeri girince tarih bir su gibi akıyor insanın içine.

Bahçenin girişinde duvara çizilmiş Bulgar resimlerini görüyoruz. Ortadaki gelin-damat ve yanındaki motifler Osmanlı dönemini çağrıştırsa da biraz dikkatli bakıldığında gerek gelinin boynundaki haç ve gerekse arka tarafında resmedilmiş İsa ve Meryem Ana figürleri hiç de öyle olmadığını gösteriyor.  Yani Mevlevihane diye girdiğimiz mekânda Hıristiyan figürleriyle karşılaşıyoruz.

Bahçede ilerlerken orta kısmında kuyu şeklinde çilehaneyi görüyoruz. Bize buranın tarihi hakkında bilgi veren ve aynı zamanda garson olarak çalışan genç bunun ne demek olduğunu bilmese de biz anlıyoruz. Sola doğru avludan devam edince geniş bir  Semâhâne'yi görebilirsiniz. Üst katında semazenlerin izlendiği bölümde dahil olmak üzere bugün lokanta olarak kullanılıyor. Lokanta olarak kullanılmasına karşı (içki içildiği gerekçesiyle) Türkiye’de kampanyalar yürütülse de sonuç alınamadığını görmüş olduk.

Hüdâvendigâr Camii ya da diğer adıyla bilinen Cuma Camisi’ne geldiğimizde ilk dikkatimi çeken caminin köşesindeki güneş saati oldu. Üzerindeki çizgilerin alt taraflarında Romen Rakamlarıyla sayılar bulunuyor.  Sultan I. Murad (1369-1389) döneminde yapılan camiyi yakın zamanlarda yakma girişimi olduğunu öğreniyorum. Evliya Çelebi’nin caminin minaresi için “En güzel minareli cami.” dediği rivayet edilir. Caminin dış duvarlarının mimari yapısını Anadolu’da eski bazı camilerde de görebilirsiniz. Tuğlalarla örülü minare tek kelimeyle şaheser.

Rehberimizin “Bizi ziyaret etmenizden çok çok mutlu olduk. Allah sizden binlerce kez razı olsun.” Ve ardından ettiği dualar insanın içerisine mıh gibi otursa da otobüsün yönü Sofya’ya doğru döndü. Filibe’nin çıkışında bize güle güleyi devasa bir haç işareti söylüyordu.

Sofya yolu boyunca Türk yerleşimlerinin tabelalarının yanında bildik emperyalist fast-foodcuların tabelaları bir zamanlar sosyalizmle yönetilen ülkenin geçmişiyle dalga geçer gibi duruyor.

14.07.2016 saat:15:00. Sofya’da doksanlık tarih çınarı İsmail Cambavof, bizi Bonyabaşı Camii önünde karşıladıKadı Seyfullah Efendi tarafından yaptırılan cami Osmanlı zamanından kalan yüz yetmiş eserin cami olarak kullanılan sonuncusu. Osmanlı’dan bu yana yaşanan süreç içerisinde gerek doğal afetler gerekse kine dayalı yıkımlara dayanan tek eser. İlk dikkatimi çeken cami etrafında olan Afgan ve diğer İslam ülkelerinden gelen genç kadın ve çocukların çokluğu oldu. Kendilerine sığınma yeri olarak camiyi görmüşlerdi. (Avrupa ülkelerinde çalışmaya gidenlerin emen olarak gördükleri yerlerde camiler. Tabi Avrupa’da daha organize edilmiş ve TC’nin elinin değdiğini görebiliyorsunuz.) Cami önünde dondurma satan delikanlı, burasının Müslümanların buluşma yeri olduğunu söylüyor. 

İsmail Hoca, Sofya’nın şehir merkezi olarak seçilmesinde en etken hususlardan birinin Konstantin’in şifalı kaplıcaları olduğunu söylüyor. Her sözü ayrı bir derinlik ifade eden İsmail Hoca, ara ara verdiği konferanslardan ve bahsettiği konulardan sufleler veriyor. Bazen veciz sözlerini not almaya çalışsam da hepsine yetişemiyorum. Mesela “Hizmet adamının yüzü şakır.” gibi.

Sofya’yı gezerken sanki şehrin üzerine kat çıkılmış gibi hissediyorsunuz. Şehre bakınca altını medeniyet, üstünü şehir olarak görüyorum.

Ülke yönetiminin üç önemli binası yan yana dizilmiş. Cumhurbaşkanlık, Meclis Binası ve Bakanlar Kurulu binalarını görünce kendinizi Rusya’da zannedebilirsiniz. İsmail Hoca, bu üç binanın temelinde kendisinin de birer taşı olduğunu söylüyor. 1948-1949 yılında okurken binaların yapımında diğer kesimlerle birlikte üniversitelilerin de cumartesi- pazar günleri bu binaların yapımında çalıştıklarını anlatıyor. Şimdilerde ise Rus kalıntılarını ülkede istemeseler bile bu binalarının yıkım masraflarının yapımından iki-üç kat daha fazlaya mal olacağı hesaplanınca düşüncesinden hareketle vazgeçiliyor.  

Sofya alındığı zaman kiliseden camiye çevrilen Gül Cami’nin önünden geçiyoruz. Balkanlarda ayakta kalan tek Bizans yapısı olduğunu öğreniyoruz.

Bulgar patrikhanesinin merkezi de olan altın kaplı kubbeli doğu Ortodoks Katedrallerinin en büyüklerinden biri olan Alexander Nevski Katedrali’ni gezerken fotoğraf çekilmesine daha doğrusu para vermeden fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Yeltenenlere papazın yüksek sesle “Turk” diye bağırarak tepki gösterdiğini görüyoruz.

Sofya’dan ayrılırken İsmail Hoca, Ramazan Mustafa Bey’in dediğini ezberlemiş gibi tekrar ediyor. “Bizi ziyaretinizden çok çok memnun olduk. Allah sizden binlerce kez razı olsun. Bizi ziyaret etmenizden ziyadesiyle memnun oluyoruz.” Sözün alt yazısını “Bizi buralarda yalnız bırakmayın.” diye okuyorum. Belki de bu satırları okuyan biri çıkıp, İsmail Hoca’ya yalnız olmadıklarını göstermek için bir selam vermeye gider ne dersiniz?

Sofya’da dikkatimi çeken önemli noktalardan biri de buz gibi sularının olmasıydı. Yakıcı sıcakta su bulmak hele de soğuk su bulmak hiç de zor değil.

Sofya’dan Makedonya’nın başkenti Üsküp’e doğru yola koyulurken, şehrin çıkışındaki evlerin virane görüntüsünden yönetim utanmış olacak ki plastik paravanlarla görüntünün kapatıldığını görebilirsiniz.  Aklıma, “Halkının yaşantısını göstermeye utanan zihniyet, o paravanı oraya koyacak yüzü nereden buluyorsun?” sorusu geldi.

Yolun sol tarafında uzaktan dağların doruklarında görünen karlar, temmuzun kavurucu sıcağına inat adeta bir isyan direnişçisi gibi erimemek için direniyordu. Sol tarafımızda eskilerden bir görüntü takıldı gözüme tren. Bu ıssız coğrafyada ardına kattığı vagonları sürüklerken aklıma bizim kara tren üzerine söylenmiş hasret türküleri geldi. Aklıma bir daha bu coğrafyadan geçmek nasip olursa böyle bir yolculuğa trenle mi çıksak diye bir düşünce geldi.

Yol bizim kasaba yollarımızın genişliği kadar gittikçe daralırken yeşilin içinde evler, evlerin içinde ıssızlığı görüyorsunuz. Tarladan at arabaları ile dönen çiftçileri gittikçe seyrekleşen araçlar hiç de rahatsız ediyormuş gibi görünmüyordu.

Bulgaristan’dan çıkış kapısı saat 20:11. Kapıkule sınır kapısı düşünüldüğünde oldukça küçük görünüyor. Komşinin çorba parasına fit olunan işlerin çabuk yürütülmesinden sonra saat: 20:51’de pasaportlarımız Bulgaristan sınır kapısından alındı.

Bulgar Gümrüğü’nü çorba parasıyla aşıldıktan sonra, Mekedonya Gümrüğü’nde, “Free shoptan sigara alan var mı?” sorusuyla muhatap oluyoruz. Olmayınca otobüste sigara içen iki kişi ellerindeki yarım paket sigaraları uzatsa da iş halledilemedi. Maaşlarının azlığını bahane ederek bu işi alışkanlık haline getiren gümrük görevlisini yakındaki free shoptan alınıp verilen bir karton emperyalistlerin pahalı marka sigarasıyla sorun çözüldü. Aslında sorun da yoktu bütün işlemlerimiz bitmişti. Sadece bir karton sigara için bekletiliyorduk. Nihayet Makedonya’ya girdik.

Otobüsle yolculuk edildiğinde gümrük kapılarında pasaport toplanıp beş dakika geçmeden dağıtılması, sonra tekrar toplanıp dağıtılması komik bir manzaraya sahne oluyor. “Herkes pasaportların resimli bölümünü açsın.” ardından gümrük memurunun yerinden otobüsün içindeki kişileri görerek pasaportları alıp  mühürleyip dağıtmasının ardından pasaportları aldık. Hemen az ilerdeki diğer ülke gümrüğüne girince aynı sesi tekrar duyuyoruz.

Üsküp’e 25 km yolumuz kalmıştı ki birden bu topraklarda duymaya alışık olmadığımız okunan ezanın sesiyle uyandık. Ezan okunuyor ve minarelerin şerefelerindeki lambalar yanıyordu.

Dar yollarda ilerlerken, karşıdan geçen kamyon ve tırlar üzerinde yanan kocaman haç işaretlerini görüyoruz. Karanlıkta aşırı derecede ışıklı bu işaretlerin şoförlerin gözlerini alması anlaşılan buradaki polislerin engelleyecekleri bir durum değil. Zira hiçbir medeni ülkede karşıdan gelen şoförün gözünü alacak bu denli ışığa izin verilmez. Bunu aynı zamanda şoför olarak söyleyebilirim.

Sofya’dan bize güle güle diyen devasa haç, Üsküp’e girişte de yaklaşık aynı ebatta bizi karşılıyor. Bu esnada bazı evlerin önlerinde veya çatılarında da ışıklı haçları görüyoruz.

Otele yaklaşınca karşıda Vodno Dağı’nın tepesinde 2000 yılında yapılan 66 m yüksekliğinde abartılı bir şekilde ışıklandırılmış olan haçı görüyorum. Haçın sadece şehrin her tarafında değil bölgeden de görüldüğünü tahmin edebiliyorum. Bu aslında çeşitli kültürlere saygının bir parçası olarak tanımlanamaz. Burada hakîm inancın diğer inançlar üzerinde uyguladığı psikolojik baskıyı görmek için müneccim olmaya gerek yok.

Üsküp (Skopje), oklarla anlamına geldiği ve şehrin adının anlamını şehrin oklarla alındığından dolayı bu adı aldığını öğreniyorum. Makedonya’da trafik tabelalarının renginin uluslararası tonlardan daha koyu olduğu dikkatimi çekiyor. Ülkede ve bölgede üç ayrı dilde trafik tabelalarının yazıldığını görüyoruz.  Shkup-Skopje-Üsküp gibi.

Sabah otelimizden çıkıp gün gözü ile Üsküp’ü görmek için şehir merkezine gidiyoruz. Burada bizi rehber aynı zamanda öğretmen olan Ercan Lama karşılıyor. Yerel saat: 09:50’de Mustafa Paşa Cami’sinin önünden şehre bakıyoruz. Caminin bahçesinden şehre bakarken on bir tane minare sayıyorum.

Caminin beyaz üzerine çivit mavisi desenli görüntüsü çok hoş. Sade temiz ve ferah. Camiye uzman bir dokunuşunu hemen hissediyorsunuz. TİKA. Caminin içerisinde üç tane mihrap var. Rehberimiz, yanlarında olanların ders esnasında kullanıldığını ifade ediyor. II. Beyazıt zamanında Mustafa Paşa tarafından yapılıyor.

Üsküp’te dini inanç üzerinden yürütülen siyasal bir baskı var aslında. Bir taraftan asırlardan beri gelen göğü yırtarcasına yükselen minareler bir tarafta buranın Hıristiyan  yurdu olduğunu haykıran devasa haç.

Camiden aşağı doğru inerken bizi uzaktan selamlayan tarihin demini için der gibi bizi selamlayan saat kulesinin selamını alıyorum.  Türk televizyonlarının açık olduğu çayhanelerden geçerken çaya hasretimizi erteliyoruz. Türk Çarşısı’na vardığımızda ne zaman döşendiği kimin tarafından belli olmayan yıpranmış taş döşemelere imtina ederek basıyorum. Nelerin şahidi bu taşlar, ne mertliklere, ne namertliklere, ne zalimliklere şahit bu taşlar. Üzerine basarak geçenlerin yanında eğilip dokunsam bu toprakların kim bilir ne ağıtlarını söyleyecek.

 Çarşı bir uçtan bir uca Türk motifleriyle süslü. Yeni açılmakta olan dükkânın üzerinde “Erzurum Cağ Kebabı” tabelasını görmek şaşkınlığımı daha da arttırıyor.

Meşhur “Vardar Ovası” türküsünün yakıldığı coğrafyada dolaşırken, şehri iki farklı dokuyla ayıran Vardar Nehri’ni görüyoruz. Çeşitli kaynaklara göre ülkede yirmi çeşit etnik kimliğin varlığından bahsediliyor. İstanbul ve Manisa ile kardeş şehir olan Üsküp bana Bursa’yı hatırlatıyor.

Çift Kubbeli İsa Bey Cami’sinin yanına gittiğimizde, grup mihmandarımız nezaket ve alçak gönüllüğünü gezinin başından sonuna kadar hiç elden bırakmayan Mahmut Aytekin öğretmenim ile koyu bir sohbete dalıyoruz. Mahmut öğretmenim, kilise mimarilerindeki üç bölümü baba, oğul ve kutsal ruhu temsil ettiğini söylerken İsa Bey camisindeki ters “T” şeklinde yapılan çift kubbeli İsa Bey Camisi’nin de bunun İslam mimarisindeki tevhit inancının göstergesi olduğunu ifade ediyor. Sohbeti uzatmak istiyor ve Erzurum’daki Ulucami  ve Konya’daki Alaattin Camisi’nden bahis açıyorum. Konuşma uzayacakken rehberimizin ağzından Yahya Kemal adı çıkınca rehberimize kulak kabartıyoruz. Yahya Kemal’in annesinin mezarının da cami avlusunda olduğunu öğreniyorum. Mezarını bulunca mezar taşında Yahya Kemal’in şu dizeleri yazıyordu.

Ben girmeden hayatı şafaklandıran çağa

Bir sonbahar annemi gömdük o toprağa  

Bu coğrafyada kavramlar inançları sembolize ediyor. Caminin avlusunda oturan Mercan Dede’ye  “Makedon musun?” sorusuna Mercan Dede kızarak, “Müslümanım.” diyor. Etnisitenin inançla eş tutulduğunu görüyoruz.

Camiden çıktığımızda iznini alarak ismini zikrettiğim Gülşah Erbaş öğretmenin gözleri dolu dolu olduğunu görüp nedenini sorduğumda, oradaki bir başka yaşlı amcamın “Allah Türkleri başımızdan eksik etmesin” vb. cümleler söyleyerek ağladığını söylüyor.  Bu coğrafyadaki Türkler vatan yarası taşıyor. Bu yara üflenince harlanan köz gibi içlerinde öylece duruyor. Canları Türkiye’ye, yüzleri yaşadıkları coğrafyaya dönük insanlar. 

Bir zamanlar tüccar ve köylülerin ürünlerini tartım yeri olarak kullanılan Sulu Han’da bugün Güzel Sanatlar Fakültesi faaliyetlerini sürdürüyor.  

Osmanlı Köprüsü veya Taş Köprü diye anılan köprüye doğru ilerlerken şapka satıcısının “on lira abla on lira” diye bağırması hepimizin gülüşmesini sağladı.  

Meydanın tam orta yerinde durup baktığımda şaşkınlığımı gizleyemedim. Meydanın etrafında yapılan yeni binalara eski mimariyi andırması için çok çaba sarf ediliyor. Gerek yeni yapılan devasa heykeller, gerekse eski kispeti giydirilmiş yeni binalara Makedon Hükümeti tarafından borçlanılarak harcanan paraların Makedonya’nın Yunanistan’ın tutumundan dolayı kendini ispat çabası kaynaklı olmasının yanı sıra yeni bir geçmiş kültürü oluşturup ülkedeki diğer kültürleri yok sayma girişimi olduğunu da düşünüyorum. Yaklaşık yirmi beş farklı etnik yapıdan yirmi dördünü tamamen yok sayma. Bunu yeni yapılan köprüdeki heykelciklerde de görebilirsiniz. 

Gerek Büyük İskender’in, gerek babasının ve gerekse ailesinin devasa heykellerinin yer aldığı meydanda halkın refahından çok, turistlere fotoğraf çekilecekleri figürler olarak görmekte yarar olduğunu düşünüyorum.  Aslında bu yapılanın gizil bir propaganda olduğunu düşünüyorum.

Rehberimiz Üsküp doğumlu Rahibe Terasa anısına yapılan binanın önünden geçerken, Rahibe Terasa’ya  1980 yılında Üsküp’e yaptığı bir ziyareti sırasında bir Arnavut, bir Makedon ya da bir Sırp olup olmadığı sorusu üzerine "Ben kendimi Üsküp'ün bir vatandaşı hissediyorum, doğduğum şehir burası. Ancak ben dünyaya aitim." şeklinde yanıt veriyor.(3) Aklıma Rahibe Terasa’nın “Liderleri beklemeyin, bir başınıza siz yapın. Yüz yüze.” sözü geliyor. Bu sözle, yardımı kullanarak yaptığı misyonerlik çalışmalarında iletişimde göz temasının vurucu gücünü etkin bir şekilde kullandığını  görmek mümkün.

Çan sesinin kimliğin irkilmesi gibi geldiği bu şehirde, cuma namazına gitme arzusu her zamankinden daha fazla hissediliyor. Cuma namazını kılmak için gittiğimiz caminin dolu olup sokakta namaz kılanları görünce buradaki Müslümanların hiç de azımsanmayacak sayıda olduğunu görebiliyorsunuz.

Üsküp’te Cuma namazı kılmak sanki sadece Cuma ibadetinin yerine getirmenin ötesinde bir misyon yüklüyor. Biz de buradayız, tepenizde giyotin gibi duran haç’a inat aynı inanç mensupları olarak yanınızdayız. İmamın anlaşılır ve akıcı bir dil kullanarak Türkçe vaaz etmesi, büyük bölümü Müslüman olan Arnavutları fazla rahatsız etmiyor çünkü Arnavutların büyük bölümü Türkçe biliyor.

Buraları sanki onların vatanı değil de, bir toprak parçasına tutunmaya çalışanlar gibi algıladım. Bu hisse Hıristiyanlık lehine inanç dokusunun değiştirilmesine harcanan bu kadar çabanın da etkisi olmanın yanı sıra, konuştuğumuz Üsküplü gencin “Benim ülkem Türkiye burada sadece yaşıyorum.” demesinin de etkisi olabilir. Benzer ifadeleri Şenol Bey de kullanıyor. “Babaannem seksen sekiz yaşında sürekli televizyonda Türkiye’yi takip ediyor. Hepimiz vatanımız olarak Türkiye’yi görüyoruz.”

Özellikle burada gördüklerimden Türkiye’nin asla sadece Türkiye olmadığını anlıyorum. Daha sonraki günlerde yaşadıklarımın da bu görüşü pekiştirecek yönde olacağını göreceksiniz.

Okullarda okutulan ders kitaplarında halen Osmanlı’ya yönelik kin ve nefrete dayalı ifadelerin olması, aynı sınıfta ders gören Türk öğrenciler için sıkıntı olmaya devam ediyor. Bu ifadeler daha ilkokul düzeyinde buradaki Türk çocuklarını ötekileştiriyor olması üzücü. Aynı kitapların Türkçe’ye de çevriliyor olması da ayrı bir vahim durum.

Tarih 15.07.2016 saat: 22:00 heyecanla ertesi günkü eğitim aktivitelerimizi konuşurken birden tankların köprüleri kapattığı haberini alıyoruz. 12 Eylül darbesine lise son sınıfta şahit olan biri olarak, yine asker postallarını mı göreceğiz düşüncesi aklıma geldi. Bir taraftan yatılı okuduğumuz Gümüşhane Kazım Karabekir Öğretmen Lisesi’ndeki 2-3 metre karelik banyolarımıza yerleştirilen sadece oturacak kadar yerleri olan, suçlarının ne olduğu bile belli olmayan insanlar gözümün önüne geldi.  Tabi sonradan yaşananlar mesela yaşı büyütülerek idam edilen on yedi yaşındaki Erdal Eren.

Bir taraftan ailelerimizden uzakta olmanın verdiği sıkıntıyı yaşıyor, bir taraftan televizyon, bir taraftan Internet haberlerinden şaşkına dönüyorduk. Cumhurbaşkanı’nın sokağa çıkın çağrısını canlı olarak izledikten sonra oradaki Üsküplü gençlerin heyecanı bende başka bir şaşkınlığa neden oldu. Gençlerin “Biz sokağa çıkmaya gidiyoruz. Siz Türkiye’de sokağa çıkmasanız bile biz buradan gelip orada sokakları doldururuz.” demeleri buradaki Türkiye algısının boyutunu da gösteriyordu.

Nitekim daha sonra, “Bizim vatanımız Türkiye, burada yaşıyoruz.” demelerine yeniden şahit olacağım.

Otelden bizi alan taksi şoförü Demirali’nin büyük bir heyecanla Üsküp’ü anlatmasını dikkatle dinleyip sürekli sorular sorarak onu konuşturmaya zorluyorum. Sohbet ilerleyince “Çocuğun var mı?” soruma cevaben “Çocuğum 15, kızım 9 yaşında cevabını verdi. Tekrar ettirdiğimde aynı cevabı verince meseleyi anlamıştım.  Ha unutmadan Demirali’nin 100 Denar’a götürdüğü yolu başka bir taksi ile 150 Denar’a döndük. Bu arada 250 mL su 60 Denar. Bozdurduğunuz dövizle elinize çok para geçmesinin bir anlamı yok.

Ertesi gece Kosova Gümrüğü’nden geçerken gezi süresince en yüksek “çorba parası” olan 100 €  burada ödendi.

Prizren’de sabah kalkıp pencereden baktığımda sanki Anadolu kasabasındaydık. Otelden çıkıp şehir turuna başladığımızda çok hoş bir protesto ile karşılaştık. Gazi Mehmet Paşa Camisi’nin yanında bulunan hamamın Unesco tarafından başlatılan restorasyonun yıllardır bitirilememesini protesto etmek için, buradaki sivil toplum kuruluşları tarafından kocaman örümcekler yapılarak hamamın duvarının yanına kurulan iskeleye asmışlar.

Gazi Mehmet Paşa Hamamı’nın hemen karşısında yetim bir minare görüyoruz. Caminin Arasta Çarşısı’nda bulunmasından dolayı halk Arasta Camii olarak biliyor. Oysa caminin kurucusu ünlü akıncı Gazi Evrenos Bey’in oğlu Yakub Bey. (6)

1960’lara kadar ibadet edilen caminin neden yıkıldığına dair çeşitli rivayetler var. Bazı kaynaklar dönemin yöneticilerinin şehrin görüntüsünü düzeltmek adına çevredeki yıkım kapsamında cami yıkıldığını yazıyor. Bazı kaynaklar, sosyalizm döneminde camileri ortadan kaldırırken  Arasta Camisi’nin yıkılırken halk ayaklanıyor ve bu aşamadan sonra sadece minaresi kalıyor. Diğer bazı kaynaklar ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında (Sırp Dönemi) Sırplar yıkıyor.  Caminin minaresi İsveç'in CHWB "Sınırsız Kültürel Mirasın Korunması" sivil toplum kuruluşu tarafından onarılıyor.

Prizren’de ilk ezan Gazi Mehmet Paşa camisinde okunduğunu öğreniyoruz. Gazi Mehmet Paşa’nın cami türbesine kendisinin ölümünde defnedilmesi için türbe yaptırıyor ancak Mohaç Savaşı’nda yaralanıp hayatını kaybedeceğini anlayınca türbenin kütüphane yapılmasını istediği rivayet ediliyor. Ramazan ve bayramlarda sancağın bu caminin minaresine çekildiğini öğreniyoruz.

Yüzlerine bakınca ışık saçan insanların “Hoş geldiniz” derken ettikleri tebessüm yüzlerine ayrı bir sevimlilik katıyor.

Prizren’de namaz saatlerinin çok ilginç bir yöntemle hesaplandığını öğreniyoruz. 18. Yüzyıl sonlarına doğru Ak Nehir üzerine kurulan ölçüm aleti ile nehrin tam ortasında ışığın açısı alınıyor. Namaz vakti geldiğinde Bayraklı Camisi’ne bildirilerek ilk ezanında bu camide okunması sağlanıyor.

Şehir merkezinde Pir Osman Baba tarafından 1713’te Saraçhane Halveti- Ramazani-ye  Asitanesi’ni kurmuş ve  Halvetiliği bölgeye yaydığını öğreniyoruz.  İstanbul Karagümrük’teki dergâhın da hakim inancı, “Arayanların bulduğu, bulanların ise arayanlar olduğu.” yönünde.  Tekkenin bahçesinde otururken sessizlik, şadırvandaki üç kurnadan akan su ve kuş sesleriyle birleşince ruhunuzun kanatlandığını hissedebilirsiniz.

Tekkenin bahçesinde yürekten anlaşanların gözleriyle tanıştığına, birbirleriyle sözel iletişim kurmamalarına rağmen çağlayanlar gibi konuştuğuna şahit oluyorum. İznini alarak ismini zikredeceğim Nurullah Koltaş hocam ile Meydancı vazifesi gören zat-ı muhteremden bahsediyorum. İki otobüs dolusu insan arasında hiç görmemiş oldukları halde birbirlerine bu kadar hürmetkâr davranmalarının açıklamasını “Yolumun yoldaşısın.” olarak anlıyorum.  Gönlün gönle akması bu olsa gerek. Büyük bir hayranlıkla kısa zamanda onların uzun muhabbetlerini izledim.

Meydancının “Ayakkabıları soyalım.” Seslenişiyle ayakkabıları çıkarıp dergâhın içerisine giriyoruz. Dergâhın içerisine girince, Meydancı bize tekke ile ilgili bilgi veriyor. Her Cuma akşamı zikir yapıldığını ve zikir için çeşitli ülkelerden gelenler olduğundan bahsediyor.

Dikkatimi duvarda asılı nefir çekiyor. Günümüzde işlevini yitirmiş olsa da nefiri uzaktan gelen dervişlerin şehre girdiklerini haber vermek için üflediklerini bu vesile ile haberleştiklerini öğreniyoruz. Geçmişin anısına duvarda asılı olduğunu düşünüyorum. Aklıma okullarda eskiden haberleşme aracı olarak öğretilen bir sürü şey arasında neden nefir yok diye geldi. Prizren’e gidip de Halveti Tekkesi’ni görmeden ayrılan bana göre Prizren’e gittim demesin. Tabii gidenin de ruhunun demlenmesine izin vermesi gerekir.

Tekkenin bahçesinde bulunan çeşmeye dikkatlice bakıldığında çok şey görebilirsiniz. Dikdörtgen şeklindeki çeşmenin üst kısmında sarık bulunuyor. Çeşmenin musluğu yılan deseninde, musluğun her iki tarafında taş üzerine işlenmiş ağızları yukarı doğru iki yılan ve yılanların üzerinde iki kılıç(zülfikâr) bulunuyor. Diğer kısımlarında taş işlemeciliğinin güzel bir örneği görülüyor.

Prizren sokaklarında dolaşırken o kadar çok biz’i görüyorsunuz ki eski bir kapıda iki farklı kapı tokmağı görüyoruz mesela. Osmanlı döneminde kapılarda gelenin kadın mı erkek mi olduğunu anlamak için iki farklı tür kapı tokmağı olduğunu biliyoruz. Gelen kadın ise ince sesli kapı tokmağı, gelen erkek ise kalın sesli kapı tokmağı tıklatılır. İçeriden kapıyı açacak her kimse kapıdaki kimsenin kadın mı erkek mi olduğunu biliyor ve kendini ona göre hazırlayarak kapıyı açıyor.   

Prizren’de Şadırvan Çeşmesi’nden içenin tekrar Prizren’e geleceği inancı hakim. Kendimce test etmek için kana kana içtim. Sadece su ve kuş seslerinin hakim olduğu bu şehir, insanın kendini kaçıracağı ve asla yabancılık çekmeyeceği bir şehir. Evliya Çelebi’nin Prizren’in sularından uzun uzun bahsetmesinin nedeni şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Burada Türkiye toplumun her kesimi için çok şey ifade ediyor. Öyle ki Türkiye’den geldiğimizi öğrenen 10-11 yaşlarındaki çocuk, 15 Temmuz rezaletine atıfta bulunarak “Geçmiş olsun abi.” demesi de bunun göstergesi.

Balkanlarda gezdiğim her şehir bana Anadolu’nun bir şehrini çağrıştırıyor. Prizren’in Amasya’yı çağrıştırdığı gibi.

Enteresan bir Prizren adetini öğreniyorum. Evin önündeki direğe mavi bir kağıt asılı ise o evde vefat eden birisinin olduğunu gösterir. Üzerinde o gün vefat eden Prizrenli’nin cenaze bilgileri, altında da “Acıyanlar” diye bir başlık. Yani aile fertleri, cenaze sahipleri ve onların isimleri. Vefat edenin bilgileri civar sokakların direklerine de  ilan yapıştırılarak duyurulur, görenler de mutlaka gidermiş cenazeye (4).

Hava, su, ses ve ışık kirliliğinin olmadığı korna çalmanın yasak olduğu bu şehirden ayrılma zamanı geldiğinde TC Konsolosluğu’nun önünden geçerek ayrılıyoruz.

Bu bölgedeki ülkelerin yapısını bilmeyenler Arnavutluk’u haritadaki kadar bir avuç yer olarak görebilir. Oysa ki Arnavutluk’un bölgede önemli ölçüde bir etnik yapıdan kaynaklanan gücü var. Öyle ki Türklerin bir kısmının azınlık olarak görünmemek için kendilerini nüfus kaydının etnik köken hanesine ileriye dönük kazanım elde etmek için Türk yerine Arnavut olarak yazdırması da bunun göstergesi olmalı. 

I. ve II. Kosova Savaşlarının yapıldığı ovanın yanından geçerken kanla sulanmış bu ovada yetiştirilen ürünlerin boy attığını görüyoruz. Kosovalı Mehmet Akif Ersoy’un dizeleri geliyor aklıma:

Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova...

Sen misin, yoksa hayâlin mi vefâsız Kosova!.

Devamı için tıklayınız...

Sayfa Görüntülenmesi : 3331
2016-08-08
 
 
 
 
   
 

Güncel Öncü Eğitimciler Etkinlikleri



ELSpath Listening & Speaking
Kriter Akademi 'Milimetrik' Yardımcı Ders Kitapları
Siz de Yazar mısınız?
Öncü Telegram Zümreleri
STEM Eğitim Setleri - Derneğimize Özel İndirim
Fas Endülüs Turu - Sadece Fas Turu
Kurtuluş Savaşı'nın İzinde Anadolu Gezisi 17 – 20 Ağustos 2020
Yunus Emre'nin İzinde: Anadolu Gezisi 23 - 28 Temmuz 2020
Gönül Coğrafyamız: Küçük Balkan Gezisi 28 Haziran - 2 Temmuz
Medeniyetler Beşiği: Güneydoğu Anadolu Gezisi 26 Haziran - 4 Temmuz
Kuruluşun İzinde: Doğu Anadolu Gezisi 21 - 28 Ağustos 2020
Mavi Yeşil Şehirler: Karadeniz Gezisi 13 - 20 Temmuz 2020
Vizesiz Uçakla Bosna Gezisi 8 - 12 Temmuz 2020
Gönül Coğrafyamız: Büyük Balkan Gezisi 5 -15 Ağustos 2020
Kudüs Yaz Seferleri: I. Sefer 3 - 5 Temmuz, II. Sefer 7 - 9 Ağustos
 
 


ULUSLARARASI ÖNCÜ EĞİTİMCİLER DERNEĞİ 2013 - Tel: 0 216 640 10 55 - oncuegitimciler@gmail.com - Site Haritası
 .