Öncü Eğitimciler
Öğretmen Zümreleri
Eğitim Akademisi
Öğretmenler Odası
Öğretmenim Sempozyumu
Sitelerimiz
Kültürel Etkinlikler
İnsan Kaynakları
Yazar Öğretmenler
Haberler
İncir Çekirdeği
İletişim
Anadolu Faaliyetleri
Uluslararası
Basında Biz
Öncü Çocuk Akademisi
#BeyazTebeşir

Aday Öğretmenlere İlk Ders Başbakan Davutoğlu'ndan
-

Aday Öğretmen Yetiştirme Süreci 1. Değerlendirme Toplantısı

Başbakan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu

31 Mart 2016

 

Değerli meslektaşlarım, şu anda 81 vilayette bu sohbetimizi, dersimizi dinleyen çok değerli öğretmenler; dikkat ettiğiniz gibi aracısız olarak sizlere hitap etmek istiyorum.

Başbakan olarak çok konuşma yaptım, ama beni en fazla heyecanlandıran, en fazla mutlu eden ve tekrar kendimi bir sınıfta hissettiren konuşma bu. Onun için Milli Eğitim Bakanlığımızın ve Hükümet olarak bizlerin eğitimde yaptığımız katkıları sizlerle paylaşacak değilim, bunları değişik vesilelerle anlatıyoruz. Şimdi burada sizlerle hasbihal etmemin ana odağı, bir öğretmen olarak benim yaşadığımı tecrübeler ve öğretmenlerimden öğrendiğim temel mesleki sırları sizlerle paylaşmak.

Bu o kadar önemli ki, hep zikrederim, hayatta 3 ilişki gördüm ki ve bizzat yaşadım ki bunların 3’ü de varoluşsal ilişkiydi, mevkiiyle, makamla unvanla sınırlı olmayan ilişkiler.

Birisi, ebeveyn-çocuk ilişkisi. Öyle bir ilişki ki, başladığı andan itibaren kendi doğasını şekillendiriyor ve o ilişkinin içine kimse nüfuz edemiyor. Bir anneyle çocuğu arasındaki ilişkiye herhangi bir tarafın nüfuz edebilmesi mümkün mü? Değil.

İkincisi, eşim üzerinden tanıdığım, tecrübe ettiğimi doktor-hasta ilişkisi. Doktor-hasta ilişkisi de hiç kimsenin nüfuz edemeyeceği bambaşka psikolojik bir bağ kuruyor.

Ama kendi tecrübemden tanıdığımı, bildiğim, yaşadığım ve her an yaşamayı arzu ettiğim bir ilişki var ki, işte gerçek varoluşsal ilişkinin insan hayatındaki tecrübi örneğini orada gördüm, o da hoca-talebe ilişkisi.

Değerli öğretmenler, sizler çok şanslısınız, adım attığınız meslek insanlık tarihin en kadim ve en insani mesleği. Hiçbir şey, hiçbir dış faktör hocayla talebe arasına giremez. Bir kez hoca oldunuz mu, öğretmen oldunuz mu hep öğretmensinizdir. Bir kez bunu tattığınız zaman ve onu gerçek bir mesleki haz olarak değil sadece, insani bir haz olarak yaşadığınız zaman hep hoca olmak, hep öğrenci olmak isterseniz.

Şunu da unutmamak lazım: Öğrenci ve öğretmen iki ayrı kategori değildir, her öğretmen aynı zamanda öğrencidir. Ve her öğretmen öncelikle bilmesi gereken şeyin haddini bilmek ve her an yeni şeyler öğrenmek ihtiyacı içinde olacağını bilmek olduğundan her öğretmeni aynı zamanda öğrenci olarak görmek gerekir. Bazen de öğrenciler size öğretir hayatın gerçek yüzünü. Bazen öğrenciler üzerinden tanırsınız insanın en mahrem, doğal yönlerini.

Bu açıdan bakıldığında, sizlere tecrübe ettiğim ve örnek aldığım öğretmenlerden öğrendiğim bu mesleğin sırlarını anlatırken 3 boyutta bunu ele almak istiyorum; tabi bunların alt başlıkları olacak.

Birincisi; öğretmenliğin, hocalığın kaynağı. Arkadaşlar, öğretmenliğin kaynağı bir unvan değildir, araçlar da değildir. Öğretmenliğin kaynağı sevgidir ve baki olan sadece sevgiye dayalı öğretmenliktir. Varoluşsal ilişki dedim ve sevgiyle irtibatlandırdım. 

Çok çarpıcı bir örnek olarak zikretmek isterim, Dışişleri Bakanı olduğum günlerde büyükelçiler eski alışkanlıkla Başdanışman olduğumda bana hep hocam derlerdi, bu sefer Bakan olduğum için karşılaştığımızda veya bir şey arz ettiklerinde eski alışkanlıkla hocam derler diye başlarlar, sonra özür dilerlerdi, kusura bakmayın Sayın Bakanım. Onlara hep şunu söyledim: Bir daha böyle bir şey için özür dilemeyin, bakanlık geçici, hocalık baki. 

Şimdi de söylüyorum, onurla temsil ettiğim büyük bir milletin en yüce makamına Rabbim bizi nasip etti, Başbakanlık. Ama bunu dahi ifade ederek söylüyorum, nihayet demokratik sistem içinde bir gün bu makamları bizden sonra gelenlere bırakacağız. Başbakanlık dahi geçici, ama hocalık bakidir. 

Sevgi dedim, eğer bir öğretmen insanı sevmiyorsa, öğretmenin sevmemesi diye bir şey söz konusu olmaz ama, sevgiyi hayatının ana eksinine oturtmamışsa, doğayı sevmiyorsa, sabah pencereyi açtığında yeni açmış bir çiçeğe muhabbetle bakamıyorsa, bir kuş cıvıltısı duyduğunda içinde bir varoluşsal haz, bir hürmet duyamıyorsa öğretmenlik yapamaz. Öğretmenliğin esası ve sadece kalıcı olanı sevgiye dayalı olanıdır. 

İşte şimdi akıllı tahtalar veriyoruz, çok iyi binalar yapıyoruz. Ama değerli öğretmenler, öğretmenliğin ve bu ilişkinin esasında sadece öğretmen var, öğrenci var. Verdiğimiz akıllı tahtalar, iyi imkanlar sizin mesleğinizi daha iyi yapmanız içindir, ama asla sevgiyi ikame etmek için değil. 

Şimdi bu ilişki öylesine kalıcı bir sevgi ilişkisi ki, ilkokul öğretmenimi hatırlıyorum Fitnat Hanım. Biraz önce Milli Eğitim Bakanımızla hep bazen iki hoca olarak, burada hem Milli Eğitim Bakanımız, hem Milli Eğitim Komisyon Başkanımız her ikisi de hoca Nabi Bey ve Beşir Bey, hep beraber bazen mesleki tecrübelerimizi paylaşırız. Konuşurken çok ilkesel bir şey söylemişti Nabi Hoca bir keresinde, ben de katılıyorum, şimdi sorsak belli bir yaşta olanlara, hiç kimse kendi döneminin muhtemelen milli eğitim bakanını hatırlamaz, ama ilkokul öğretmenini hatırlar. 

Öyle bir şey ki bu, ben bir üniversite öğretim üyesi olarak özellikle buradaki öğretmen arkadaşlarıma şunu ifade etmek isterim: En asli öğretmenlik alanı ilkokul öğretmenliğidir. Hiçbir profesör unvanı ne kadar geniş, yayınları ne kadar fazla olursa olsun ilkokul öğretmeninin yerini alamaz. Salonda mutlaka ilkokul öğretmenlerimiz var, onlara hitaben söylüyorum, siz öğrencinin kurucu, inşa döneminin mimarlarısınız. Sizin ilk mayayı, hamuru elinize aldığınız, yoğurduğunuz beyinleri üniversite hocaları çok sonraları hazır beyinler olarak alıyorlar. Öğretmenliğin ilk aşaması ve en önemli kademesi ilkokul öğretmenliği, kurucu, temel inşa dönemi. 

Sonra ortaöğretim, tam da şahsiyetin belirlenmeye çalışıldığı dönemlerde sütunların inşa edilmesi tabiri caizse. Biz üniversite hocaları genellikle sütunları inşa edilmiş bir binaya çatı ve dış cephe yaparız. Ama temel sağlamsa o dış cephe ya da çatı güzel olur. Sütunlar sağlamsa, lisede, ortaokulda şahsiyet doğru dokunmuşsa üniversite hocası o bina üzerinde ince işçilik yapabilir. Onun için, ilkokul öğretmenlerimiz ve ortaokulda ve lisede öğretmenlik mesleğini icra eden meslektaşlarım çok asli bir görev icra ediyorlar.

İlkokul öğretmenimden bahsettim sevgi derken, Fitnat Hocamdan, okulun ilk 4 yılı, sonra Müzeyyen Hocam. Ne simaları gözümün önünden gider, ne başımı okşadıkları anlarda hissettiğim muhabbet.

Şunu söyleyeyim: Öğretmenler sezgisel olarak da karşılarına aldığı talebeyi hissederler. Müzeyyen Hocam 5’nci sınıfta, o zaman kümeler vardı ve toplu olarak sunardık her konuyu, ben her bir konu için bir tiyatro vari bir müsamere yazardım kendim ve arkadaşlarımla oynayarak bunu anlatırdım. Demokrasi, siyaset geldiğinde bir müsamere yazdım, Müzeyyen Hocam da bu müsamerede başbakan sen olacaksın dedi. Ve hayatımdaki ilk başbakanlık tecrübesini… İstanbul Bahçelievler’de, o zaman yeni gelişiyor Bahçelievler, toz toprak içinde uzun tarlalardan geçerek okula gidiyoruz, çizmem var, etrafım toz toprak. Bir sandalyeyi çekti hocam, hadi konuş bakalım dedi ve sınıfa bir sandalyenin üstüne çıkarak ilk nutkumu irat ettim tabiri caizse. Hep ondan sonra öyle anıldım. Hiçbir zaman düşünmemiştim, hep ilim adamı olarak yola devam etmeyi hesap etmiştim ama, muhtemelen Müzeyyen Hocam o sırada çok sağlam bir dua etti ki ben buraya gelebildim, başka türlü gelemezdim.
Ama hiç irtibatımızı kaybetmedik. Yurt dışına gittim geldim, ev değiştirmiş olduğunu öğrendim, bütün çevredeki muhtarları dolaşarak, profesör olmuşum artık ama, bütün muhtarları dolaşarak Müzeyyen Hocamın yeni evini buldum. Her bayram çocuklarımla birlikte, torunum oldu onunla birlikte elini öpmeye giderdim. Hiç evlenmemişti Müzeyyen Hocam, hayatı öğrencilerle, sadece öğrencileriyle doluydu. Ve bir seferinde, oğlum, çok yaşlandım, bana bir şey olursa ilk sana haber edeyim dedi. O sırada Dışişleri Bakanı idim, son telefonumu bıraktım, Müzeyyen Hocamın son anına kadar yatağının başucunda benim başıma bir şey gelirse oğlum Ahmet’i arayın, telefonu şudur diye yazıyordu. Ve vefat ettiğinde önemli bir toplantıdaydım, telefon ettiler, bütün işimi bıraktım, hayatımın en şerefli, en onur duyduğum görevimi ifa etmek üzere hocamın cenazesini omuzunda taşıyarak mezara ellerimle koydum.

Bu, emin olunuz benim meziyetim değil, kendimi anlatmak için anlatmıyorum. Bir ilkokul öğretmenin bir öğrencisinin hayatında ne kadar derin iz bırakabileceğini anlatmak için anlatıyorum. 

Onun için her öğrencinizi değerli öğretmenler, onun 40 sene sonrasını hayal ederek gözlerinin içine bakın, onun bütün hayatını düşünerek bakın. Bir sene ders vereceğim, sonra benden ayrılacak birisi olarak bakmayın. O sevgi yüreğinizde varsa siz gerçek öğretmensiniz, o öğrenci de gerçek öğrencidir. Ama o sevgi yoksa ne yaparsanız yapın, akıllı tahtalar, laptoplar, robotlar, her şeyi getirebilirsiniz, ama hiçbir şey gerçek bir öğretmenin gözlerindeki muhabbetin yerini tutamaz. Öğrencilerinize muhabbetle bakın, gözlerinin içine bakın. Ders anlatırken, onlara bir şey söylerken, nasihat ederken emredici bir tonla değil, bir annenin, bir babanın çocuğuna baktığı üslupla ve sadece muhabbetle bakın. O muhabbet onda kalıcı bir etki yapacaktır. Dolayısıyla mesleğimizin kaynağı sevgidir sevgidir sevgidir, o olmadan hiçbir şey olmaz.

Öğretmenlik mesleğinin niteliklerine gelince ikinci boyut olarak, birincisi; ders söz konusu olduğunda herhangi bir başka ek unsuru, kaygıyı yanınızda taşımayın. Derslerinizi hangi şartlarda nasıl yapacağınızla ilgili başka söyleyeceğim şeyler var. Ama ders en ilahi görevdir, ders en ulvi vecibedir, ders söz konusu olduğunda zihninizde başka hiçbir şey olmamalı. 

Bakınız, iki kahraman öğretmenden bahsetmek istiyorum. Biri Muş’ta Kurtuluş mezrasında Cengiz Sur, yolu kapanınca öğrencilerini sırtında taşıyarak okula götüren kahraman bir öğretmenimiz bu şartlarda. 

İkincisi, Silopi’ye gittiğimde operasyonlar sonrasında, Silopi’de halkla buluşup kaynaştıktan sonra Tugay Komutamızı ziyarete gittim, Tugay Komutamızdan bilgi alırken Tugay Komutamızın muhterem eşinin öğretmen olduğunu öğrendim. Operasyonlar sürerken öğretmen Hanımefendi derslerine devam etmişti. Bütün programımı bıraktım, dedim ki, bu kadar şu şartlarda… İşte milli birliğimizin mayası burada, beyi operasyon yönetiyor, eşi okula gidip zor şartlarda, roket atışları altında, silah sesleri arasında Silopili çocukları yetiştiriyor.

Onun üzerine programımı değiştirdim, Hoca Hanım, buyurun okulunuza gidelim dedim. Sınıfa girdik ve bütün öğretmenlerimize, özellikle Doğu ve Güneydoğu’daki bütün öğretmenlerimize örnek olması adına zikrediyorum, o çocuklar, Silopili çocuklar bir anne görmüşçesine Hoca Hanıma sarıldılar, o da onların başlarına okşadı, sarıldı. Sayın Başbakanım, İstiklal Marşı okuyabilir miyim dedi bir öğrenci, hepsini biliyorum dedi. Bir sıranın üstüne çıktı, okuyama başladı. Diğerleri biz de okuyacağız dediler. Emin olun, İstiklal Marşı’nın bütün kıtalarını biri diğerinden devralarak okudu.

İşte özlediğimiz öğretmen bu, her şartta ders yapacak, hiçbir şey, ne kara kış, ne terör, ne şiddet, ne de herhangi bir barikat ya da çukur öğretmenin derse ulaşmasına engel olamayacak. 

Buradan Doğu ve Güneydoğu’da zor şartlarda görev yapan bütün öğretmenlerimize selam ediyor, milletim adına onların alınlarından öpüyorum. 

Eğer bugün biraz rahatsızım, bugün biraz kendimi iyi hissetmiyorum diye derse gitmemeye başlarsanız, bu mesleğin ruhundan yavaş yavaş koparsınız. Tek gerekçe gitmemeye sebebiyet verebilir, öyle bir hastasınızdır ki öğrencilerinize bunu bulaştırmak istemezsiniz, onun dışında hiçbir hastalık engel olamaz. 

Malezya’da ders veriyordum, bir bel rahatsızlığı geçirdim, iki aya yakın yatağa bağlı kaldım, ama düzenli olarak öğrencilerim yatak başına geldiler ve grup grup yattığım yerden onlarla derse devam ettim. Sonra derlerdi ki, en zevkli dersleri o sırada yaptık. Yattığım yerden, onlar da ayakta, ders yaptım. Bu, ulvi bir görevdir. Dersini mazeretsiz bir şekilde terk eden bir öğretmenden daha fazla mahcubiyet hissi duyduğum ikinci bir şahıs olamaz; mutlaka ders ders ders. 

Ama öğretmenlik dersi de sınırlı değil, ders dışı hayatını çocuğun kuşatamıyorsunuz öğretmenlik göreviniz sınıflarla sınırlı kalır, karneler alınıp öğrenci sizden uzaklaştığında ilişkiniz kopar. Mutlaka öğretmenlik mesleğinin niteliğinin ikinci unsuru olarak da dersi ihmal etmemek yanında, ders dışında öğrencilerin hayatını kuşatmak. Sizi hep yanında hissetmeli öğrenci, sizi her an ulaşılabilir ve her an sizin ona ulaşabileceğiniz hissi içinde olmalı. 

Bakın, hayatında hüzünle hatırladığım bir hatıramı da nakledeyim. Malezya’da öğretim üyeliği yaptığım yıllar, 93 yılı. Bosnalı öğrencilerim geldi, 50 öğrenciyi bizzat kabul ettim, tek tek onları yerleştirdik, çoğunun hangi mesleği icra edecekleriyle ilgili tek tek mülakat yaptık, derslere başladık. Hatta o öğrencileri seçerken, hepsi o zaman ilk girişlerinde işletme okumaya mütemayildi, 91’de ilk geldiklerinde daha savaş başlamamıştı, 10 kadar öğrenciyi ayırdım, sizin ülkenizde çok riskli savaş şartları var, size uluslararası alanda diplomasi yapacak büyükelçiler lazım, uluslararası hukuk bilenler lazım dedim ve 50 öğrencinin 10’unu özel olarak yetiştirdim. Gururla ifade ediyorum, sonra onlardan 8’i bağımsızlığını kazanmış Bosna Hersek’in büyükelçileri oldular. 

Hepsini tanırım, bunlardan birinden bahsedeceğim. 93 yılıydı, dersi verdim, Bosna’dan her gün haberler geliyor ve acı haberler geliyor. O acı haberleri de genellikle arkadaşları bana getirirdi öğrencilerin, ben çağırır söylerdim. Bir kızımızın babası şehit edilmişti, odama çağırdığımda gözleri dolmuş olmakla birlikte, hep hayatında şehit olmak isterdi diyen o Boşnak kızı hiç unutmadım. 

Ama bir olay var ki, bir öğrencim, bakın adını da hatırlıyorum, Ethem Fuço, hep bana kız kardeşini anlatırdı. Bir gün bir haber geldi, Ethem’in kız kardeşi balkonda sniperlar tarafından vurulmuştu, şehit olmuştu. Arkadaşları Ethem’e söylememişler. Binlerce kilometre ötede kardeş acısı duyan bir ağabey. Çağırdım, bir Ramazan günüydü, Ethem, seni dedim iftara eve götüreceğim. Zihnimde iftarı yaptıktan sonra Ethem’e kardeşinin şehit oldu haberini vermek. İftarı yaptık, dilim varmıyor söyleyemiyorum, hala o hüznü hatırlıyorum, 12 yaşında bir küçük kız çocuğu. İftar bitti, söyleyemedim. Hadi dedim teravihe gidelim, teravihe gittik, söyleyemedim. Oradan daha sonra Reis-ul Ulema olan Çeriç’in evine götürdüm, Boşnak öğretim üyesi, orada da söyleyemedim. Gecenin bir yarısı kendisine, gel dedim aileni bir telefonla arayalım. O zaman dedi ki, üstat dedi, kardeşime bir şey mi oldu, aileme bir şey mi oldu? Ve söyledim kardeşinin şahadetini, birlikte ağladık. Ve sabaha kadar en olur ne olmaz diye Ethem’le Kuala Lumpur sokaklarını dolaştım.

Şimdi bunu yaşadıktan sonra, yani ders dışında öğrencinin hayatını kuşattığınız zaman öğrenci sizi unutmaz. Ama dersle sınırlı bir ilişkideyseniz, dersle birlikte öğrenciyle ilişkiniz biter. Hala Ethem Bosna’ya her gittiğimde beni karşılar ve ben onun hala hayatının en ince detaylarını bilirim. 

Amer Bukveç, yine o öğrencilerden biri, evlenirken kız istemek için veya istişare etmek için bana gelmişti. Hani acı olaylar dışında da… Ben bunu Müzeyyen Hocamdan öğrendim, o bana öğretmemiş olsaydı ben bunu öğrenemezdim. Kendi meziyetimden bahsetmiyorum, benim ilkokul öğretmenimin meziyetinden bahsediyorum. Acı olaylarda olduğu gibi güzel olaylar da var. 

Bir gün iki öğrencimin, kız ve erkek öğrencim, izdivaçları, evlilikleri söz konusu olacaktı, üniversite yılları, ben tavsiye ettim, yani olabileceğine dair. Erkek öğrencim dedi ki, hocam, siz ister misiniz? İki taraf birbirini gördükten sonra, olur dedim. Gittim, kız tarafını da tanıyorum, oğlan tarafını da. Genellikle bu durumda kız tarafında da olmayı yeğlerim. Ama kız isteyeceğiz ya, karşılıklı oturunca aileler oğlan tarafına oturdum, biraz sohbetten sonra, dedim sebebi ziyaretimiz Allah’ın emri Peygamberin kavliyle -isimlerini söylemeyeyim, şu anda öğretim üyesi, doçent bir arkadaşımız artık- dedim oğlumuza kızınızı istiyorum. Karşı taraf cevap vermeden oturduğum yerden kalktım, kız tarafına oturdum, şimdi biraz önce vaki olan talep üzerine kızım falanı oğluma veriyorum dedim. Şimdi iki taraf da tebessümler içinde, kız bizim, oğlan bizim, onlara ne olmuş. Gerçekten hala o öğrencim oğlum gibidir, diğer öğrencim de kızım gibi ve çocuklarının isimlerine kadar bütün detaylarını takip ederim.

Arkadaşlar, öyle bir ilişki kurun ki öğretmenlikte, kurduğunuz ilişki dersle sınırlı olmasın, hayatı kuşatsın, taziyesiyle düğünüyle, ama mutlaka hayatı kuşatsın. 

Üçüncüsü, sürekliliği olmalı bu ilişkinin. Hayatın her alanını kuşattığı gibi, hayatı derinliğine de sürekliliğini kavrayacak şekilde kuşatmalı. 

Şimdi bana hayatın en güzel dersini veren bir başka öğretmenimden bahsedeyim, öğretmenlik ilişkisinin hayat boyu süreceğini ifade eden örnek bir davranıştan. İsmail Çağlayan, İstanbul Erkek Lisesi rehberlik öğretmenim. O zaman yeni başlamıştı rehberlik dersleri, orta birinci sınıftayım, sene 1971. Sınıfa geldi genç bir öğretmen, dedi ki, herhalde bizi tanımak istedi, dedi herkes geleceğe dair planlarını yazsın. Ben de kalemi aldım herkes gibi bir yazı yazdım. Birkaç gün sonra İsmail Bey beni odasına çağırdı, bu senin yazın değil mi dedi. Evet. Kapıyı kapattı nedense, o yılların belki ideolojik şeyleri, geldi sarıldı, bunları bana yazmışsın ama, bir daha yazarken dikkat et diye de bir nasihatte bulundu, o zamanların hani 12 Mart şartları, demek ki öğrenciyi koruma saiki.  Çünkü ir şeyin sonunda, meslek olarak herhangi bir mesleği yapabilirim, ama önemli olan hangi mesleği yaparsam yapayım Allah’ın rızası ve milletin hizmetinde olmaktır. 

Bakın ne oldu? Ben o yazıyı unuttum 1971’de, yıllar geçti, İsmail Hocanın babamla, babamın dükkanı da yakın olduğu için okula, gidip-gelişi vardı. 2002 yılı, demek ki takriben 30 yıl geçmiş, evet, 30 yıl geçmiş, Başdanışman olarak atandım, benim Başdanışman olarak atandığımı görmüş İsmail Çağlayan Hoca gazetelerden veya haberlerden, babama geliyor bir zarfla, diyor ki, Ahmet’in bende bir emaneti var, bugünleri bekliyordum, artık bugünler geldi, bu emaneti size veriyorum diyerek 30 yıl önce yazmış olduğum yazıyı babama teslim ediyor; işte öğretmenlik bu.

Belki o sırada kendi nüfus cüzdanı değişti, belki en temel evrakları değişti, ama demek ki odasının, evinin bir köşesinde, en mutena bir yerde o yazı tutu, bekletti. Benim o sırada Başdanışman olacağımı, profesör olacağımı belki bilmiyordu 71’de,  niye bekletti? İşte bu öğretmen sezgisi, aynen Müzeyyen Hocam gibi. O sezgisi sizde olmasa, baktığınız çocuğa ileride gümrah bir çınar olacak bir fidan gibi bakmazsanız hayat boyu sürecek bir öğretmen-öğrenci ilişkisi kuramazsınız. Hiçbir zaman geçici, konjonktürel bir ilişki, hele hele bunu hiçbir öğretmene yakıştırmam ama, bir maaş ilişkisi gibi kesinlikle bunu değerlendirmeyin.

Yine niteliği itibarıyla bir başka prensipten bahsedeceğim, öğrenci-öğretmen ilişkisinin coğrafi, etnik, dini, mezhebi bir sınırı olmaz arkadaşlar. Bir öğretmen ki öğrencisine şu veya bu dindendir, şu veya bu dildendir, şu veya bu mezheptendir şu veya bu etnik kökendir derse ve o nazarla bakarsa mesleğine en büyük ihaneti yapmış olur. Çünkü dedim ya, varoluşsal bir ilişki. Karşınızdaki Müslüman olur, Hıristiyan olur, karşınızdaki Türk olur, Acem olur, Kürt olur, Alman olur, İngiliz olur, ama hepsi size emanet edilmiş Allah’ın eşrefi mahlukat olarak yarattığı en yüce varlıklardır ve size emanettir. Bir tanesine dahi şu benim hemşehrimdir, şu benim akrabamdır, şu benim dostumdur, şu benim arkadaşımın çocuğudur özel muamele edeyim derseniz, öğretmenlik mesleğini anlamış değilsiniz demektir.

Rabbim nasip etti, Malezya’daki öğrencilerim esnasında 86 ülkeden öğrenciye Dekanlık yaptım, öğrenci Dekanlığı, ayrıca en az 50 ülkeden öğrencim oldu. Başdanışmanken, Sayın Cumhurbaşkanımız Başbakan, tsunami dolayısıyla bir sefer çıkmıştık, Endonezya, Maldivler, Güney Afrika falan, gittiğimiz her yerde daha önce de mutlaka birileri gelir hocam diye konuşur. Yani arkadaşlar da görüyor, işte Nabi Bey de hatırlayacak o ziyaretimizi, birlikteydik. Maldiv’lere gidiyoruz, arkadaşlar dedi ki, hocam, herhalde Maldiv’lerde öğrencin yoktur. Dedim ki adını söyleyerek, Tarık Hüseyin, iki öğrencim var dedim, birisi hukuk bitirdi, biri benden siyaset bilimi diplomasi okudu, bilmiyorum görebilir miyiz, ama var dedim. İndik, hatırlayacak Nabi Bey, yoktur, bulamazlar falan dedim, Maldiv’ler nere, Malezya nere, Türkiye nere? Uçağın merdiveninden inmeye başladım, bir genç koşarak gelerek, bizim Tarık, Hocam, hoş geldin diye. Meğer benden uluslararası ilişkiler okuyan öğrenci Maldiv’ler Dışişleri Bakanlığı’nın Protokol Şefi olmuş. Akşam da Maldiv’ler Hükümeti bana bir jest yaparak hukuk mezunu olup da Maldiv’lerde başsavcılığa gelmiş olan Ali’ye yanıma oturtmuş; öğretmenlik böyle bir şey. Onun için, öğrencinizin ne zaman nerede karşınıza çıkağını bilemezsiniz. Ama yeter ki o sizi hep öğretmen olarak hatırlayacak kadar sevgiyle size bakmış olsun.

Güney Afrika’ya gitmiştik, daha çarpıcısı, biz Başbakanımızla o zaman resmi görüşmelere gittik, Cuma için bir grup arkadaş Cuma Namazına gitmiş, bir arkadaş ayakta kalmış camide, o zaman da hükümetin, partinin tanıtım, ismini vermeyim, tanıtım işlerini yapana bir arkadaş, birisi kalkmış ona yer vermiş. O da, çıkarken konuşmuşlar, sonra otelde karşılaştığımızda dedi ki, Hocam, senin ayrı bir propaganda taktiğin var, bunu keşfetmeye çalışıyorum, mutlaka biz gelmeden her şeyi ayarlıyorsun. Nereden çıktı dedim, neyi ayarlamışım? Dedi ki, Cuma Namazına biri bana yer verdi, çıkarken ona teşekkür ettim. Ya teşekküre gerek yok, senin yabancı olduğunu anladım. Nerelisin dedi. Ben de Türkiye’den geldim deyince, ya bizim Ahmet Hoca Türk heyetiyle buraya gelecekmiş, haberin var mı, nasıl görüşebilirim diye sordu dedi, akşama getirttik onu, o da bir öğrencim.

Bunu şunun için zikrediyorum: Aşkla kurulmuş bir öğretmen-öğrenci ilişkisinden daha kalıcı, daha sürekli, coğrafya, etnisite, mezhep tanımayan bir ilişki yoktur. Öğretmen öğrenciyi aşka sevdiği zaman aradaki bütün bariyerler, bütün duvarlar kalkar. Öyle bir ilişki kurun ki öğrencilerinizle, o ilişki kalıcı olsun. Öyle bir ilişki kurun ki, dünyanın öbür köşesinde tekrar göz göze baktığınızda o sizi, o siz onu hatırlayabilesiniz.

Ve nihayet yine ilişkinin niteliği itibarıyla, kalıcı etki yapmak önemli. Bir an önce dersi bitirip eve gideyim diyen bir öğretmen, öğretmenlikten nasibini almamıştır. Yine, beni doğuya gönderdiler, buradan işimi bitirip de ilk fırsatta eş tayini dolayısıyla batıya veya başka bir yere gideyim diye çabalayan öğretmen dikkatini ders vermekten başka bir alana dağıtmışsa öğretmenlik yapamaz.

Türkiye’den o zaman ki Malezya çok uzak bir diyardı, bir anlamda özellikle de medeniyetler arası bir kitabı yazmak için, Medeniyet Dönüşümü, özellikle tercih ederek gittim, ama öylesine süreklilik arz eden öğrencilerle tanıştım ki hala her yerde karşıma çıkarlar.

Son olarak Erbil’e, Duhok’a gittiğimde Başbakan olarak, Duhok Valisi bizi karşıladı ve bütün oradaki mültecilere yaptığımız kampı birlikte gezdik, o da bir öğrencimdi.

Şimdi bu süreklilik kalıcı etki de bırakır. Öğrencide mutlaka kalıcı etki yapacak, iz bırakacak sözler söyleyin, çünkü sizin çok önemsiz gördüğünüz, sıradan gördüğünüz bir şeyi dahi öğrenci zihnine nakşeder, unutmaz ve gereğini yapar. 

İstanbul Lisesi’ne girdiğim ve hazırlık sınavına girdiğimde Hocam Hans …’i hala hatırlıyorum, Almanca öğretmek için girdi. Yaşlı, İkinci Dünya Savaşı’nın çilesini çekmiş olduğu her halinden belli, tecrübe yüklü bir hocaydı. Muhtemelen, tabi şimdi vefat etmiştir herhalde, muhtemelen daha sonra bende o etkiyi yapacağını düşünerek, bende ve sınıfta, tahtaya geldi, tek kelime Almanca bilmeyen sınıfa bir Alman atasözü yazdı “…” hala zihnimden çıkmış değil, zorluklar olmasaydı başarı da olmazdı. İlk ders yazdı, zihnime nakşettim, her zorlukla karşılaştığımda bu atasözünü hatırlarım. Bir başarıya imza atacaksan zorlukla karşılaşmaya hazır olacaksın. Zorlukları eğer aşmaya gücün yetmiyorsa başarıyla tanışamazsın. Zorluklardan korkarsan ve geri adım atarsan zorluk seni yener. Zorluklar karşısında dik durabilirsen sen zorluğu aşarsın. Bakınız bu Batılı bir atasözü, ama Kur'ani olarak da her zorluğun ardından mutlaka bir kolaylık vardır hükmü var “…” 

Şimdi çocuğun zihninde, o onu yazdı geçti, ama öğrenci bunu bir hayat ilkesi olarak zihnine yazdı. Onun için öğrencilerde kalıcı etki bırakacak, davranışsal -biraz sonra geleceğim- etki bırakacak örnekler oluşturmaya çalışın, zihninde kalsın, unutmasın, herhangi bir aktarım değil, bir etki bırakacak.

Üniversitede İstanbul’da ders verirken, uluslararası ilişkiler dersi, 90’lı yılların sonu, takdir ettiğim, sevdiğim bir öğrenciye, iyi iş yapacağını düşündüğüm, ülkelerin stratejilerini anlatmak üzere konuları dağıttım, birine Amerika Birleşik Devletleri, birine Almanya, Rusya, en önem verdiğim öğrenciye sen Çin’i çalış dedim. Öğrenci sunuşa geldi, vasat bir sunuş, kızdım. Biraz da işte diğer ülkeleri başkasına verdi, bana niye Çin’i verdi gibi muhtemelen bir şey var. Kızdım, çağırdım, dedim ki bak, sen uluslararası ilişkilere çalışacaksan, gelecek yüzyılın en önemli ülkelerinden birini sana verdim ve sen bunu istediğim gibi yapmadın. Sana Çin’i doğru dürüst öğrenme görevi veriyorum. Bil ki, önümüzdeki dönemde Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri uzmanları zaten Türkiye’de yetişiyor, çok olacak ama, Çin uzmanına ihtiyaç var. Ben sana bunu herhangi bir ödev yapasın diye vermedim, Çin’e merak duyasın diye verdim, bir Çin uzmanı yetişsin diye verdim ama dedim, beni mahcup ettin, öyle bir etkilen ki, sene 2000 ve 2001, yani o yıllar. Ondan sonra ben Başdanışman oldum, bakın 2005 yılında Çin’e o zaman Dışişleri Bakanımız Sayın Abdullah Gül’le gittiğimde bir baktım o öğrenci orada, Şangay’da. Çin’e gitmiş, Çince öğrenmiş, Çince master tezi yazıyordu. Dedim seni epeydir görmemiştim. Dedi ki, bana öyle bir şey söylediniz ki bunu talimat kabul ettim ve Çin Büyükelçiliğine başvurdum, burs aldım burada Çinceyle ve bana Çince tercümanlık yaptı. 

Şunu unutmayalım: Öğrencide kalıcı etki yapmak için gönülden söylediğiniz bir söz mutlaka etki yapar. Siz onu hissetmeseniz unutsanız bile o unutmaz ve gereğini yapar. Şimdi eğer öğretmenlik mesleğinin kaynağı sevgiyse, nitelikleri, dersi ulvi bir vazife görmek, hayatı kuşatıcı bir şekilde ders dışı ilişkiye önem vermek, coğrafi sınır tanımamak, zaman sınırı tanımamak ve sürekliliğe önem vermek ve kalıcı etki yapmaksa hedefi boyut olarak hedefi de arkadaşlar bir formasyon, bir inşa faaliyeti olmaz. Bilgi, bilinç ve ahlak inşası. Öğretmenlik genelde söylendiğinde hep bilgiye atıf yapılır, yani öğretmen öyle bir şahıs gibi görülür ki maalesef mesleki deformasyon diyeyim veya toplumun bazen yanlış algılaması öğretmenin zihninde bilgiler var, bu bilgileri karşı tarafın, öğrencinin zihnine aktaracak ve görev bitecek. Bu, mekanik bir öğrenci- öğretmen ilişkisidir. Öğrenci-öğretmen ilişkisine her şey yakışırda mekaniklik yakışmaz. Bilgi aktarımını mekanikliği de organik yapmak durumundasınız. Bir parçayı, bir zihninizdeki bir bilgi yekununu öğrenciye aktarmak, mekanik olarak aktarmak çabası bu işin ruhunu öldürür. Yapmanız gereken ve olması gereken mekanik değil, organik bir bilgi aktarımı. Fark şudur, aradaki fark: Aktaracağınız bilginin karşı tarafın düşünce yöntemine, karşı tarafın ahlaki anlayışına bir etki yapması. Salt bir aktarım değil, bilinçli, kararlı bir zihni formasyon. Eğer bilgiyi, ki ben üniversitede öğretim üyesi olduğum yıllarda da hep öğrencilere söylerim hangi dalı okursanız okuyun, mühendis, tıp, ne olursa olsun mutlaka matematik, sağlam bir matematik, sağlam bir tarih, sağlam bir felsefe, sağlam bir hukuk altyapısına sahip olmasıdır. Biz mekanik meslek sahibi nesiller istemiyoruz, organik aydınlar istiyoruz. Biz kendisiyle yabancılaşmış ve mekanik bir bilgi aktarımı olarak başka medeniyetlerden kendisine bilgi devşiren aydınlar değil, kendisi bilgiyi içselleştirmiş ve o bilgi üzerinde bir dünya inşa etmiş yeni nesiller istiyoruz. O nesiller sizin elinizde yetişecek, her şeyden önce siz inanacaksınız bilginin mekanik olarak aktarılmayacağını, organik olarak ancak yaşanabileceğine ve bilginin alınan, satılan, verilen, aktarılan bir şey olmayacağı. Hele şimdi buna daha da büyük bir önem atfetmemiz lazım. Artık bilgi orada o kadar sıradanlaştı ve ulaşılması o kadar kolay hale geldi ki bilgi mahiyetini kaybetti. Eflatun’dan beri bilgi hikmettir, ama bakıyorsunuz şimdi Google diye bütün öğretmenleri yerini ikame etmek isteyen bir Leviathan tarzı bir öğretmen çıktı, basıyorsunuz cevap veriyor mekanik bir bilgi olarak cevap veriyor bilgisayarda. Sizi bilgisayardaki Google benzeri bilgi aktaran kaynaklardan ayıracak olan şey değerli öğretmenler, öğrencilerinizin bilgiyi mekanik bir nesne olarak değil, şahsiyetleriyle bütünleşecek, organik, asli bir unsur olarak görebilecekleri bilincini vermeniz. Yoksa bir müddet sonra öğretmene ne gerek var diyen insanlarda çıkabilir. Girerim ve öğrenim öğrenmek herhangi bir bilginin mekanik olarak aktarılması değil. 

Neden bu alanlar önemli? Önemli olan salt matematik öğretmek değil, matematik üzerinden ki öğrencilerin en zorlandığı derstir, özellikle burada matematik öğretmenlerimiz varsa onlara da ve mutlaka bizi 81 vilayette izleyenlerden arasında olan matematik öğretmenlerime sesleniyorum, matematiği sevdirin, öğrenciler matematikten korkmasın. Matematik öğrencilerin oluşmakta olan zihninde kategori kurmayı öğretir, sıralamayı öğretir, düşünce yöntemini öğretir. Matematiği sayısal bir bilgi alanı olarak görmemek lazım, bir düşünce yönteminin zihinlerde yerleşmesi olarak görmek lazım. Dolayısıyla, matematiğe sayıların ötesinde anlam yükleyemezseniz matematik öğretmenliği yapamazsınız. Buradan dikkat edin bilgiden bilince geçiyor, bilinç içselleştirilmiş bilgidir, şahsiyetinizin, zihninizin parçası haline gelmiş bilgidir. Matematikten düşünce yöntemine geçiş gibi tarih bilincini, tarih bilgisi aktararak öğretemezsiniz. Öğrenciler Karlofça Anlaşmasının maddelerini niye öğreniriz diye sorarlar, ama eğer salt mekanik bir bilgi olursa bunu sormaları normal, ama eğer bir tarih bilinci verecekseniz bütün o anlaşma maddelerinin ötesinde tarihin akışıyla ilgili olarak öğrencilere bir altyapı, bir zihni formasyon ve tarihin içinde kendisinin özne olduğu bakın hamasi olarak değil, gereç anlamda özne olduğu bilincini öğrencilere vermedikçe tarih öğretmiş olmazsınız. Bakın bütün öğretmenlerimin adını hatırladığım gibi, ki tarih özellikle ortaöğretimde ana omurgalardan biridir. Ayşe Yongaçoğlu tarih öğretmenim, hala gözümün önündedir. Bazen takılır sınıfa döner bana lolo yapmayın derdi rahmetli bana lolo yapmayın derdi böyle espri yüklüydü ve hakkını ödeyemem, ama bir hakkım varsa o da kendisini ifade etmişti son yıl 6 yıl bana hep tarihten 9 verdi, yani veya ne kadar 4-5 yıl tarih okuduysak 9 verdi hep, son yıla geldiğimde 10 verdi ve sınıfa da söyledi Ahmet hep 10 hak etmişti, ama yazısı o kadar kötü ki o sebeple 9 verdim. Hala kötüdür yazım bu dersi sabah hazırlarken aldığım notları Nabi Hocama gösterdim ben okuyamazsam siz okuyun diye. Babam rahmetliye Malezya’dan mektup gönderirdim Sare Hanım’ı çağırırdı doktor olduğu için o daha iyi okusun diye, sonra bana bir mesaj gönderdi oğlum gel şu mektubunu kendin oku dedi. İyi yazım olsun isterdim, hattatlara hep hayranlık duymuşumdur, ama belki hızlı düşünmekten bir türlü o meziyete sahip olamadım. Ama Ayşe Yongaçoğlu Hocam, bana un vermedi de çok daha kıymetli bir şey verdi tarih bilinci ve tarihe nasıl bakmak gerektiği. Tarihin anlaşmalardan ve kronolojiden ibaret olmadığını gösterdi, tarihte analitik düşüncenin ne olduğunu öğretti. Arkadaşlar, özellikle bu dönemde tarih eğitimi önemli aynen matematik gibi. Matematik zihnin kilometre taşlarını dokur, tarih ise bir zihnin kimlik taşlarını dokur. Böyle bir dönemde etnik çatışmaların yoğunlaştığı, medeniyetler arası tartışmaların arttığı bir dönemde bütün bir insanlık tarihini doğru akış içinde öğretmen ve onun içinde öğrencilerimize sen bu tarihte bir özneydin, nesneleşmedin, bundan sonra da özne olacaksın bilincini vermek. Çanakkale Savaş’ının hamasi bir şekilde anlatımının ötesinde, bir milletin doğuş hikayesi olarak anlatılması başka türlü anlatılır. Ya da bütün o savaşlar tarihinin ötesinde Mimar Sinan’ı anlatmayan, Kanuni Sultan Süleyman’ı anlatırsa ve zaferlerimizi anlatırsa bir ordu millet telakkisi gelişir, ama bir mimar millet, imar eden millet telakkisi gelişmez. Tarih dersi anlatmak, Kanuni Sultan Süleyman’ı anlatırken Mimar Sinan’ı anlatmaktır, Baki’yi anlatmaktır, Matrakçı Nasuh’u anlatmaktır; hepsini minyatürüyle, mimarisiyle, sanatıyla, edebiyatıyla. O zaman o öğrenci görecek ki tarihin içinde kendisi vardı ve bundan sonra da hep olacak. Biz yeni nesillerin nesneleşmesini istemiyoruz, özneleşmesini istiyoruz. Kendi milleti adına vakur bir şekilde dünyanın her yerinde tarihte ben vardım, bugün varım, yarın da var olacağım bilincini vermeyen bir tarih eğitimi, ne kadar iyi bilgi aktarsa dahi bilinç oluşturamaz. 

Bakın yine kendi tecrübemden bir şekilde nakledeyim. İnsanlık tarihi akıyor, sizin tarihiniz akıyor. Sizin tarihinizin büyük insanlık tarih ırmağının akışıyla örtüştüğü bir yerinin olması lazım. 1990 yılı doktora tezini vermişiz ve Malezya’ya gitmişim. Sınıfa girdim, gittikten 1 hafta sonra da dersler başladı, siyasi düşünce tarihi anlatıyorum. 

Elimde Türkiye’de de okutulan, dünyada da okutulan George Sabine diye bir düşünürün siyasi düşünce tarihi kitabı var. Sınıfa girdiğimde çok beni etkileyen bir manzaradır, bir baktım sınıf maşallah küçük bir Birleşmiş Milletler gibi, 20 milletten öğrenci var. Çinli, Maley, Hintli, Afrikalı, her bir millet. Sonra kitaba baktım, siyasi düşünce tarihine. Başlıyor Yunan düşüncesi, Aristo, Eflatun, Roma düşüncesi, Orta Çağ Hristiyan Düşüncesi, Rönesans, Reform, modern düşünce, Marksizm ile falan bitiriyor, liberalizm vesaire. İçinde tek bir Çinli düşünür yok, tek bir Hintli düşünür yok, Müslüman düşünür var ama Latin harflerle yazıldığı, Latin isimleriyle Averroes İbn Rüşd, Avicenna İbn Sina. Müslüman olduğunu ancak o tarihi bilenler şey yapar, başka da şey yok. Emin olun kitabı göstermedim. Çünkü ben oraya Batı medeniyetinin bir aktarımcısı olarak gitmemiştim, ben oraya oryantalist bir düşünce biçiminin yansıtıcısı olarak gitmemiştim. Oturdum, üşenmedim, yeni bir müfredat çıkardım. Çin ile başlayan Konfüçyüs, Tao, Çin düşüncesi, Hint düşüncesi, Rigvedalar, Upanişadlar, Hint siyasi felsefesi, sonra Yunan düşüncesi, Roma, İslam düşüncesi, kadim Ortadoğu siyaset felsefesi, moderne geldikçe de sömürge sonrası Doğu düşünürleri Muhammed İkbal’den Gandi’ye yeni bir siyasi düşünce tarihi çerçevesi çıkardım ve getirdim. Emin olun hayatımın en verimli, en çok çalıştığım en verimli ders anlatım dönemi oldu. Çünkü oturdum, mademki Çinliye siyasi düşünce tarihi anlatacağım, Konfüçyüs’ün analektlerini bilmem lazım. Mademki Hintliye siyasi düşünce anlatacağım, Rigvedaları okumam lazım, oturdum okudum. Öğretmenlik, aynı zamanda öğrenciliktir. Bütün bunları çarpıcı bir şey için söyleyeyim, bütün bunları anlattıktan sonra Osmanlı siyasi düşüncesini de verdim bir yerinde ve Kınalızade’nin Ahlah-ı Alai’sini dersin merkezine oturtarak Ahlak-ı Alai ile Makyavel’in Prens’ini karşılaştıran bir ders anlattım. Doğu, Batı, Osmanlı, Avrupa düşünce siyasi felsefesini farklı şekillerde anlatan bir karşılaştırma. Çok çarpıcı geldi öğrencilere. Bitti, bunları dört yıl okuttum. Şunu da söyleyeyim: Orada ilk siyaset bilimi bölümünü kurmuştum Malezya’da, tek şartım vardı, ilk dönem alınacak öğrencileri bizzat seçeceğim. Ve 25-30 kadar öğrenciyi daha sonraki master şeyleri içinde de tekrar aldık bir sene sonraki öğrencileri seçtim. Ve seneler geçti, bir öğrencim, Adilla İsahak, ben Türkiye’ye döndüm, o da üniversiteyi bitirdi Amerika’ya doktoraya gönderdik, geri gelmiş üniversitede hoca olmuş. Adilla İsahak, çok çalışkan bir hanım kız. Bana mektup yazıyor, aradan 10 sene geçmiş neredeyse, 9-10 sene geçmiş. Üstat diyor, üniversitede her şey yolunda. Ben geri döndüm, ders vermeye başladım, fakat seviye çok düşmüş, yeni öğrenciler Kınalızade’yi bile bilmiyorlar. Ben de cevap yazdım; Adilla, merak etme, çok da üzülme, Türkiye’deki öğrenciler de bilmiyor. Şimdi onun için bakın bize tarih böyle anlatılırken kilometre taşları öyle yerleştirilmiş ki siz onları önemli gördüğünüzde öğretmen olarak öğrenciler de önemli görür. Kınalızade’yi ben ona anlatmamış olsam o böyle birini tanımayacaktı. Tanıyıp da önemini fark edince Kınalızade olmadan siyasi düşünce tarihi okutulmaz. Fakat Türkiye’deki siyasi düşünce tarihinin hiçbirisinde de Kınalızade yoktur arkadaşlar, maalesef; işte tarih bilinci eksikliği de burada. Biz bilgiyi bilince dönüştüren bir yaklaşım istiyoruz. 

Aynı şekilde özellikle Türkçe öğretmenlerimize sesleniyorum; Türkçeyi çok güzel öğretmeniz lazım. Matematik eğitimiyle Türkçe eğitimi yan yana gider. Matematiksel düşünce öğrenemeyenin dil eğitimi zayıf olur, dilini bilmeyen matematiği de bilemez, hiçbir şeyi de bilemez. Çünkü bütün her şey o kavramsal çerçeveyle anlatılır. Seneler önce ilk Anadolu lisesi -belki Nabi Bey daha iyi hatırlayacak- tecrübesi başladığında 80’li yıllarda bir grup öğretmenimiz, zannediyorum Vehbi Dinçerler Milli Eğitim Bakanıydı ve Hasan Celal Güzel, birinden dinlediğimizi hatırlıyorum birlikte, bir grup Türkiye’deki İngilizce öğretmeni Türkiye’de iyi eğitim verilsin diye yurt dışına İngiltere’ye gönderilir, lisanı iyice öğrensin Türkiye’de öğretmenlik yapsın diye. Fakat istenilen verim alınamaz. İngiltere’den gelen raporda şunu söylüyor: Maalesef öğretmenlerinize İngilizce öğretmekte zorluk çektik, sebebini araştırınca fark ettik ki kendi dillerini iyi öğrenememişler. Bir dili öğrenemeyen diğer dili öğrenemez. Kendi ana dilini iyi öğrenemeyen biri de diğer dillere vakıf olamaz. Onun için bütün bu sütunları sağlam kuracağız. Düşünce yöntemini, bilgiyi bilince dönüştürmek için hangi araçları kullanacağımızı iyi bileceğiz. Mekanik bir bilgi aktarımı değil, kalıcı, bilinçli bir zihniyet aktarımını sağlamamız lazım.

Ben geçen gün kültür ve sanat dünyasının temsilcileriyle biraraya geldiğimde onlara da naklettim; Türkiye öyle bir coğrafyada ki arkadaşlar, bilinç anlamında söylüyorum, tarih bilinci kuracaksınız, inşa edeceksiniz, mekan bilinci, çevre bilinci. Siyasi anlamda parti bilinci değil, ama demokratik bilinç. Kendi şehrini benimsemek, sevmek, özellikle farklı illere giden biraz önceki değerli öğretmenimiz Aylin Hanım ki çok güzel konuşma yaptı, teşekkür ediyorum, gelecek neslin güzel bir örneğini sergiledi bize, Tekirdağ’a gidecek. Aylin Hanımın kendisi nereli bilmiyorum? Nerelisiniz? Trabzon, Karadeniz’in o güzel kültüründen şimdi Tekirdağ. Aylin’e ilk tavsiyem, önce Tekirdağ’ı tanı; Tekirdağ’ın sokaklarını, camilerini, tarihi mekanlarını, Rumeli kültürünün o güzel şivesini. Bütün bunları tanıdığında, Tekirdağ’ı seversen öğrencilerini seversin. Şırnak’a gidiyorsa bir öğretmenimiz, Van’a, Mardin’e, Konya’ya ya da Trabzon’a, önce o şehri sevsin. O şehri sevmeden o şehrin çocukları sevilmez. O şehrin çocukları sevilmeden o şehir sevilmez. Siz o şehri sevmezseniz ilk fırsatta tayin talep edersiniz. Ve bu arada Müzeyyen Hocamın da ilk öğretmenlik yeri Tekirdağ idi, şimdi hatırladım. Hep anlatırdı hangi şartlarda Tekirdağ’a nasıl gittiğini. Önce bunu seveceğiz ve öğrencileri de bir bilinç oluşturmak anlamında sınıflarınızda sadece değil Tekirdağ sokağında, Mardin sokağında dolaştırarak ders yapın. Milli Eğitim Bakanımızla, Gençlik Spor Bakanımızla hep konuşuyoruz, Kültür Bakanımızla, müzelerimizi okullara çevirelim, gidin ve müzede ders yapın. Türkiye’de en az kullanılan mekanlar müzelerdir. Tarih dersini orada yapın. Bir tarih dersini şimdi inşallah yarın Diyarbakır’da Sur’da olacağım aşkla bağlı olduğum Diyarbakır sokaklarında bir tarih dersini o tarihi dokunun içinde yapmaktan daha öğretici bir şey olamaz. Öyle bir tarihi ve bir medeniyet birikimine sahibiz ki, kültür sanat dünyamızın isimlerine Cuma günü söylediğim şeyi size de ifade ediyorum, çok iddialı gelebilir, ama hakkını vererek eğitim sistemimizin yeniden inşası sağlarsak ve bilgiyle, bilinç arasındaki köprüyü doğru kurarsak emin olun önümüzdeki dönemin, on yılların, belki bir asrın en büyük düşünürleri, en önemli mütefekkirleri, en iyi sanatçıları ülkemizden çıkabilir, ben bundan hiç şüphe duymuyorum. Çünkü öyle bir coğrafyadayız, öyle bir tarihi birikim içindeyiz. Seneler önceydi 1999 Aralık’ın son haftasında Güney Afrika’da büyük bir medeniyetler tarihi sempozyumu yapıldı, benden de bir tebliğ sunmam istendi, 500 kadar bilim adamı değişik oturumlarda bir araya geldiler. Sempozyumda sunduğum tebliğin esası şuydu: Fukuyama’nın tarihin sonu tezini eleştirdikten sonra tarih bundan sonra büyük bir hızla akacak, insanoğlu çok ciddi meselelerle karşı karşıya kalacak, siyasal çatışmalar artabilir, ekonomik krizler çıkabilir, yeni felsefi açılımlara ihtiyaç var. Yeni düşüncelere bütün insanlığı kuşatan yeni yaklaşımlara ihtiyaç var. Bu yaklaşımlar konusunda en anlamlı açılımların yapılacağı ülkelerin başında Türkiye geliyor tezim buydu Türkiye’yi de anlatarak. Bir Amerikalı akademisyen kalktı ve şunu söyledi: Ne kadar iddialı konuşuyorsunuz, siz dedi -istihzayla tebessüm ederek- siz torn country’den geliyorsunuz, yani parçalanmış bir ülkeden. Bu Huntington’un Türkiye için kullandığı bir tabirdi Türkiye, Meksika ve Ukrayna için, yani farklı kimlikler arasında parçalanmış bir ülke. Bu kadar iddialı olmanız nereden geliyor? Dedim ki, işte tam da o dediğiniz sebeple iddialıyım. Biz tek boyutlu bir kültüre sahip değiliz, biz insanlığın bütün tecrübelerini yaşamış bir coğrafyada insanlığın bütün büyük geleneklerinin ve bazen de bütün büyük ıstıraplarının yaşandığı bir tarihi miras almışız küçükle yetinemeyiz, azla yetinemeyiz. Siz eğer sizin eğitim hayatı içinde okuduğunuz bütün klasikleri bilirseniz sizin için yeter, ama sizin bildiğiniz bütün klasikleri benim bilmem benim için yetmez. Çünkü sizin bildiğinizle size hitap edebilirim, ama kendi halkıma hitap edemem. Hobbes’u, Locke’ı, Kant’ı, Hegel’i bilmek sizinle münazara edebilmek, sizinle istişare edebilmek için gereklidir. Ama Mevlana’yı, İbn-i Sina’yı, İbn-i Rüşt’ü, Muhyiddin Arabî’yi bizim toprağımızın, bizim geleneğimizin, düşünürlerini bilmezsem kendi halkıma hitap edemem. Dolayısıyla, benim üzerimde üç vecibe var sizin bildiğiniz her şeyi bileceğim, artı bizim medeniyetimizin bütün birikimlerini bileceğim, bu da yetmez üçüncü emek ise bunlar arasında yepyeni bir sentez düşünce üretme çabası. Dolayısıyla, sizin bir emeğinize karşılık, bizim aydınlarımızın, sanatçılarımızın üç emek vermesi lazım ki tarihe bir mühür vuralım. Siz kendi klasiklerinizi, kendi yol ve yönteminizi eğitim hayatı içinde öğrenerek geliştiriyorsunuz, biliyorsunuz. Yola çıktığınızda ilkokuldan üniversiteye kadar hangi eserleri okuyacağınız belli, hangi temelde yürüyeceğiniz belli. Biz ise yola çıktığımız andan itibaren kimse bize doğru klasikleri göstermedi, kimse şu hat üzerinde yürürseniz şuraya ulaşırsınız diye sağlam bir yol haritası çizmedi bu parçalanmışlıklar sebebiyle, ama aramızdaki fark şu: Sizin yolunuz kolay, ama zevksiz bir yol, çünkü işleyen büyük bir makinenin küçük bir dişlisi olmaya çalışıyorsunuz. Bizim için ise yol zor, çetin, çetrefil bir yol, ama heyecan yüklü, enerji yüklü bir yol, çünkü biz işleyen büyük bir makinenin küçük bir dişlisi olmaya gelmiyoruz, yepyeni bir makine, yepyeni bir dünya inşa etmeye geliyoruz. Bilgimizin bilince dönüşmesi budur, sizlerin elinde yetişecek yeni neslin kendisinden emin, özne olduğunun farkında, kendi medeniyetinin ve köklerinin bilincinde, bütün insanlığın ise muhatabı olma özgüvenine sahip bir nesil olmasını istiyoruz. Onun için inşa ettiğiniz her zihnin, hitap ettiğiniz her çocuğun bu ülkenin, bu toprakların, bu kültürün, bu medeniyetinin inşa edici bir sütunu olduğunu görerek yetiştir. İyi bir meslek sahibi olabilirler onlar, doktor, mühendis ne istiyorsa, ama her bir öğrencide bu ülkenin temel taşlarına bir yeni taş eklediğinizin farkında ve bilincinde olarak ders verin. Onların içinden sizin gibi nice öğretmenlerin çıkacağını düşünerek, hayal ederek ders verin. Onların içinden nice önemli düşünürler, şairler, sanatçılar çıkacağını hayal ederek ders verin. Onun için ben şimdi Müzeyyen Hocamı rahmetle anıyorum. Bize bu yolları çizdiği için daha nice hocalarımı İsmail Hocayı ve diğerlerini. Siz de öyle bir iz bırakın ki sizden sonrakilerde bir gün buralara geldiklerinde sizi rahmetle ansınlar.

Üçüncü ve buna bağlantı ve en çok önem verdiğim hususla dersimi noktalamak istiyorum, yoksa bitmeyecek akşama kadar sürdürürüm, siz yorulmazsanız biz devam ederiz. Üçüncüsü ise bilgi, bilinç üçüncüsü ahlak. Bu zihniyet formasyonu içinde öğrenciler size bakıp ben bu öğretmenim gibi olmalıyım demeli. Onları en ufak bir şiddet, şiddetin tabirini öğretmene yakıştırmam, ama fiziki bir cezalandırma yapmadan manen öyle zarif ceza demeyeyim, öyle zarif dersler verin ki zihinlerinden hiç çıkmasın. 

Birçok hocam var, bugün hep Müzeyyen Hanımdan bahsettim, sadece 1 yıl öğretmenliğimi yaptı ama, bana verdiği bir dersi daha zikredeyim size. 

Çocukluk, hani demin o müsamerede başbakanlık yapan biraz sonra da çocuk oluyor, birkaç arkadaş hocamızın hoşlanmayacağı bir şey yaptık. Ne olduğunu şimdi çok da iyi hatırlıyor değilim, ama dersi iyi hatırlıyorum. Sınıfa geldi, o yaramazlığı kendisine birileri söylemiş olacak ki, beni kaldırdı, gözümün içine baktı ve dedi ki, benim oğlum yalan söylemez, doğru söyleyeceğinden eminim, o ne söylüyorsa doğru söyler, gözümün içine bakarak söylüyor bunu. Bu olay nasıl oldu? Şimdi düşünün, benim hala böyle terlediğimi hatırladığım anlardan biri, doğruyu söylesem arkadaşlarımı ele vereceğim, yalan söylesem dünyanın en güzel, en merhametli iki gözü gözümün içine bakıyor, öyle bir ikilem ki hala hatırlarım. Sonra bir şekilde baktım, hocam, özel konuşalım gibi bir şey söylediğimi hatırlıyorum, gevelediğimi daha doğrusu. Ne diyebilirsiniz ki orada. Arkadaşlarınızı ele vermek istemezseniz, hocayı da… Emin olun şimdi hala… Ve sonra gittim odasına şey yaptım. O muhtemelen benim de o yaramazlığı yapan ekip içinde olduğumu biliyordu tabi, özellikle bana bir ders vermek istedi, yoksa ne olacak, bir şekilde çıkartır. Hala bir ifadede bulunmam gerektiğinde, bir söz söylemem gerektiğinde Müzeyyen Hocanın iki gözünü hatırlarım ve onun nasihatini, onun bana verdiği şeyi ve sonra derim ki kendi kendime, Müzeyyen Hocanın talebesi yalan söylemez.

Belki hatam olmuş, yanlış aktarmışımdır, ama bilinçli yalan söylememeye o andan itibaren özen gösterdim. Bakın bir söz, uzun nutka ihtiyaç yok. Dersi orada o hoca gelip, sen sen sen, çık dışarı deyip hepimizin kulağını çekebilirdi, onu da unutmazdık. O kulak çekmeyi unutmazdık ama, Müzeyyen Hocanın adını unuttuk. 

Şimdi yıllar sonra o hatırayı, 69-70 dönemindeki hatırayı hala anıyorsam bana verdiği ahlak dersi dolayısıyladır. Birçok hocama bu anlamda teşekkür borçluyum bilinen-bilinmeyen, formel olarak eğitim aldığım-almadığım, benimle birlikte aynı asırda yaşamış-yaşamamız.  Hoca olmak, öğretmen olmak mutlaka aynı dönemde yaşamış olmayı gerektirmiyor. Okuduğum her güzel eserin sahibini hocam olarak görürüm, bu anlamda da hepimiz aslında hem öğretmeniz, hem öğrenciyiz son nefese kadar.

Oradaki Alman hocamın bana verdiği ders zorluklarla ilgili, bugün karşı karşıya kaldığım birçok meselede zihinsel bir ahlak inşası, zihninizde yer eden bir hafıza, evet, zorluklar olacak, ama zaten tarihe adı geçen ya da geçecek olan ya da gelecek nesillere bir iz bırakan kişiler zorlukları aşarak gelmiş kişilerdir, vasattan onları ayıran da o. Bu nasıl bir davranışsal kalıp oluşturmuşsa bizde, nasıl oğlum yalan söylemez sözü hala kulağımdaysa, işte böyle bir ahlak inşa etmenizi istiyoruz sizlerden, öğretmenlerden. Öğretmenlerimiz öğrencilerine öyle güzel bir ahlak yansıtsınlar ki, o öğretmenin o öğrencinin zihninde canlandığı her an o öğrenciye bir ahlak dersi olsun. Dolayısıyla öğretmenlik sadece bir bilgi aktarımı değil, bir şahsiyet inşasıdır, bir şahsiyet inşasına çıkmamışsanız öğretmenliğin hakkını vermek mümkün olmaz. 

Değerli öğretmenler, dersi uzatmak niye

Sayfa Görüntülenmesi : 444
2016-03-31
Sayfaya Yorum Ekle
Adınız  E-posta
Yorumunuz
 

Yorumlar

 Erdem ÇAKI  2016-04-14 09:51:11
 Yazı beklediğimden çok güzelmiş. İçerisinde çok güzel noktalar var.
 
 
 
 
 
   
 

Güncel Öncü Eğitimciler Etkinlikleri



Ara Tatilde Kudüs - 31 Ocak / 3 Şubat 2018
Enneagram, Kişilik Analizleri 2. Seviye - Başlangıç 23 Kasım 2017 Perşembe
Enneagram, Kişilik Analizleri Giriş Seviyesi - 18 Kasım 2017 Cumartesi
Çağrı: İmam Hatip Öğretmenleri Zirvesi, Gençlik ve İnanç Çalıştayı
Sınıf Yönetiminde Sorunlar ve Çözüm Önerileri Atölyesi - 25 Kasım 2017 Cumartesi
Değerlerimizin Eğitimi ve Değerlerimizin Yaşatılması Görevi Kime Emanet Edilmeli? - Mahmut BALCI
Bir Harfin Nesi Var İki Harfin Sesi Var - 11 Kasım 2017
Yeni(lenen) Öğretmen: IX. Ulusal Öğretmenim Sempozyumu
Öğretmenim Sempozyumu Kayıt ve Ödeme Bilgileri
Program: IX. Ulusal Öğretmenim Sempozyumu
Gariplerin İzinde Endülüs Gezisi II
Robotik ve Kodlama Eğitmen Eğitimi
KAİZEN Felsefesi ve Eğitim Kurumlarında İyiye Doğru Değişim - Bera Zeyneb TÜRKMEN
Eleştiri mi Kompleks mi? - Yrd. Doç. Dr. İbrahim Hakan KARATAŞ
Liseye Geçişte Mümkün ve Adil Olan Nedir? - Muhammet YILMAZ
 
 


ULUSLARARASI ÖNCÜ EĞİTİMCİLER DERNEĞİ 2013 - Tel: 0 216 640 10 55 - oncuegitimciler@gmail.com - Site Haritası
 .